fbpx

İnsanın kaç Tanrısı olabilir ? Tanrı inkarcılığına farklı bir bakış – Ali Aksoy


Yıllar önce “İnsanın üç Tanrısı” başlıklı bir makale yazmıştım. Bu makale, başlığındaki fevkalade irite edici “ima” sebebiyle çok tepki toplamıştı. Çünkü biz, yazıyı okumadan, daha başlıktan yazının notunu veririz. Okumaya zahmet etmeyenimiz ve fakat yorumunun okunmaya değer olduğuna inananımız da çoktur.

O yazıda özetle; insanın sosyo-psikolojik eğilimleri sebebiyle,

1) Atalar veya gelmiş geçmiş çoğunluk

2) Mevcut çoğunluk

3) Otorite

gibi kuvvetlerin etkisi altında inançlarını yönlendirdiğini ve dolayısıyla bu üç etmenin insanın “Tanrısı” mesabesinde olduğunu söylemiş, bu ağır ithamı da, insanların rahipleri ve hahamları rabbler edindiklerini anlatan bir Kuran ayetine dayandırmıştım. Hatta yazının sonunda, insanın en belalı sahte Tanrısının öz benliği olduğunu ve fakat bu konuyu daha sonra ele alacağımı dile getirmiştim. O günden bu güne çok talep eden olmasına rağmen, bu hususu yazabilecek bir zihni toparlama yapamadım.

Bu gün ise, bu mevzu ile pek yakın ilintili ve fakat Tanrı ve inanç yönünden daha geniş bir sahayı kapsayan zor bir konuya değineceğim.

Tanrı’nın ne olduğu hususunda düşündükçe, aslında yeryüzündeki insan sayısı kadar Tanrı olduğunu fark etmek zor olmayacaktır. Hemen herkes, kendi içinde, bir şekilde dış etmenler, diğer yönlerden de iç etmenlerin güdümünde bir Tanrı tasavvuru edinir. Dini metinler gibi ortak dışsal etmenler, bu Tanrıların birbirine benzeme olasılığını arttırsa da, Tanrı insan üstü bir gizem olduğu müddetçe bunların tevhidi çok da kolay bir iş değildir. Hatta herkesin farklı bir algılama kapasitesi ve deneyimsel mecburiyetleri olduğunu düşündüğümüzde, Tanrı çıkıp kendini gösterse ve ne idiğini açık etse bile bu tevhidin sağlanması zor ve hatta Tanrı kendisi tüm algıları yeniden yaratıp, insan zihnine kendi istediği şekilde yeniden yazmadıkça da imkansızdır.

Bu yargıyı daha iyi anlamlandırabilmek için insanların (sadece müslümanların değil) neye Tanrı dediğine göz atmak gerekiyor. Kabaca ve ortalama bir tanım yapmak gerekirse, insanın “aşkın” olana, güç yetiremediği şeylere, kendi güç yetiremediği şeylere güç yetirene Tanrı dediğini söyleyebiliriz. İnsan bu Tanrısını bir objeye (Gök cisimleri, heykeller veya herhangi bir hayvan figürü gibi) temsil ettirse de, aşkın olan şey bu temsil değil, temsil edilen şeydir. Kuran’da da, insanların aslında heykellere değil onların temsil ettiği şeylere taptıkları açıkça dile getirilen bir husustur.

Bu yönden bakınca, Kuran’da İbrahim‘in kıssası konumuz açısından fevkalade enteresandır. İbrahim, – muhtemelen içine girdiği çeşitli fırkaların etkisi ile olacak ki – önce bir yıldızı Tanrı edinir. Yıldız batınca, Ayı beğenir ve onu Tanrı edinir. O da kaybolup gidince hepsinden büyük ve parlak olan güneşi Tanrı edinir. Nihayet güneş de batınca, “ben böyle doğup batanları sevmem, ben yüzümü bunları ve yerleri ve gökleri yaratana çevirdim” diyerek tevhide erişir.

Bu aşamaların hepsinde İbrahim, başka bir Tanrı’ya ve/veya Tanrı fikrine yönelirken aslında önceki inandığını da “inkar” etmektedir.

Peki, insanların zihinlerinde meydana getirdikleri Tanrı algısı da böyle değişip gelişebilen bir şey midir ?

İtikad mezheplerinden haberdar olmayanlar, İslam’da tek bir Tanrı tasavvuru olduğunu ve kendilerinin de – ne idiğini bilmeseler dahi – doğru olan safta bulunduklarını düşünebilirler. Bu durumu kınamıyorum. Bilakis, bu yazıda insanın Tanrı algısının böyle bir aşamaya sahip olup olamayacağını ve her seferinde bir başka anlayış ve idrak seviyesine geçmenin “kınanacak bir şey” olup olmadığını sorguluyorum.

Kişilerin (şimdi artık mesela müslümanların) kendi öz bilincindeki Tanrı algısına kendilerinin yaptığı katkıyı bir an için yok sayarsak, ortada aynı din içinde gah itikad mezhebine, gah zamana ve zemine göre değişkenlik gösteren bir çok Tanrı algısı çıkacaktır. Bu farklı Tanrılardan / Tanrı algılarından birine inanmak suç mudur ?

Bu aşamada bir suçtan bahsedebilmek için, kişinin güç yetirebildiği bir hususta kasten “doğru olmayan” şeyi yapıyor olması gerekir. Peki, Tanrı -varlığına inananların inancına göre- gerçekten insan tarafından anlaşılabilecek bir şey midir ? Müslümanlar, – günümüzde aleyhte olan bazı iddiaların varlığına ve bunların ciddiyetine rağmen – zamandan ve mekandan münezzeh, alemlerden müstağni, görülemeyen, hiç bir şeye benzemeyen, her şeye hakim ve kaadir, her şeyi bilen bir Tanrı inanışına sahiptir. İtikad mezhepleri arasındaki farklılıklara ve Kuran’da apaçık mevcut olup, mecaz veya sanatsal bir ifade olduğu iddiasıyla hasır altı edilen bazı ifadelerin varlığına rağmen üç aşağı beş yukarı böyle bir Tanrı tahayyülüne sahiptir.

Zamanımızda, “Kuran’a yöneliş” eğilimleri ile birlikte gördük ki, bu eğilimde olan insanlar gelenekselleşmiş inançtaki Tanrı tasavvuru ile Kuran’daki Tanrı tasavvuru arasında farklılıklar buldular ve inançlarını bu istikamette değiştirerek yeni bir inanç aşamasına geçtiler. İşte ben aynı din alanı içinde bile olsa, inananların Tanrı tasavvurları hususundaki değişimlerinin de İbrahim’in inanç yolculuğunda olduğu gibi bir anlam ifade ettiğini düşünüyorum. Sonuçta, onlar yani “Kuran bize yeter” diyenler, önceki inançlarında şekillenmiş olan Tanrı tasavvurunda değişiklikler yaparak, “önceki Tanrı tasavvurunu” ve cesur bir deyişle “önceki Tanrılarını” inkar ettiler. Zaten Kuran’a göre, Tanrı’yı, O’na ait olmayan, O’na yakışmayan vasıflardan ve vasıflandırmalardan arındırma faaliyetine “tenzih” denildiği için, bu tavrın “Tanrı’nın tenzih edilmesi” olduğunu söyleyebiliriz.

Peki bu “tenzih” ve önceki tasavvurları “inkar” faaliyetinin sınırı neresidir ? Bu faaliyetin bir sınırı var mıdır ?

Eğer İbrahim gibi bir arayışta ise insan, bu arayışa bir hudut çizmek ve herkesten bir İbrahim olmasını beklemek biraz zor görünüyor. Hoş, Kuran da tam bu aşamada bir İbrahim olmayı değil, İbrahim’in yoluna uymayı salık verir.

Peki, Tanrısını arayan, idrak etmeye çalışan insan nerede duracağını, ileri mi geri mi gittiğini nereden bilecek ? Bu yolculukta, haddi olmayan bir yere varırsa ne olacak ? Günün birinde, bin tane Tanrı tasavvurunu inkar etmiş ve fakat nihayetinde de, ele avuca gelmeyen, pek verimsiz, pek bir sığ kıyıya vurup, temelli şaşırıp kalmış olursa ne olacak ?

Deizm; böyle bir inkar serüveninin ulaşacağı nihai bir yer midir ? Yoksa, bunun da ötesinde Agnostisizm (bilinemezcilik), Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun dahi bilinemez olduğuna inanarak kestirme bir yol mu tutuyor?

Nihayet, tabiri caizse asıl “bomba soru” bunların ve bunların dışındaki şeylerin hepsinin birden “göreceli” olarak doğru olma ihtimali var mıdır ?

Bu son ihtimalde, gerek inkar ettiğin, gerekse yenice yöneldiğin tüm Tanrı tasavvurları birdir. İnsan ve doğa üstü bir alemde, iki kere iki dört etmeyebilir ve zıtlıklar eş zamanlı bulunabilir ise, bu dünyanın değerleriyle Tanrıyı muhtelif tasavvurlarla sınırlamak yerine, olasılıklar dahilindeki her şeyin bir nihai varış ve bütünleşme noktası olarak görmek çok da mantıksız olmayabilir. Belki değerli olan “bulmak” veya Zatı ile idrak etmek değil, aramaktır. Eğer değerli olan aramak ve içindeki tasavvurda sürekli bir devinim ise, tüm yollar O’na çıkacağı için sonucun veya son durduğun yerin neresi olduğunun pratik bir önemi olmayabilir. İki boyutlu uzaya, mesela bir defter sayfasına sıkışmış bir şeyin, üçüncü boyutu görüp idrak edebilmesi ne derecede mümkünse belki “Tanrı katı” na dair bilgi (İlmi Ledün) de böyle ve tabiki bundan çok öte bir üst boyutta olup, aynel yakin (görerek bilmek) veya bir adım ötede Hakk-ul-yakîn (her haline vakıf olarak) idraki mümkün olmayabilir. Veya mevcut bütün idrakler, o “Hakk-ul-yakîn” den bir ışık hüzmesi olabilir.

Bu bakış açısının bilip durduğumuz, aşina olduğumuz şeylere pek aykırı düştüğünün ve belki biraz vahdet-i vücut veya bunun da ötesinde Anadolu topraklarının kadim inancı “varlık, birlik yolu” olarak adlandırılan inanca benzediğinin farkındayım. Fakat, eskilerin tümünün toptan ve peşinen yanıldığını iddia edecek kadar da cesur değilim. Tanrıya dair her söyleyeni ve her söyleneni dinlemekten hoşlandığımdan olsa gerek, bu tarz korkuları taşımıyorum.

İnsan, zıtlıklarla eş zamanlı baş edemez ve bir arada bulunamaz. Bu, onun evrilip çevrildiği doğanın ve deterministik zihin yapısının bir sonucudur. Hayatta kalmak için hepimizin beyni determinist (nedenselci) bir yapıda evrilmiş ve bu yapımız bizim olasılıkları hesaplayıp ön görerek hayatta kalmamıza olanak sağlamıştır. İşte bizler, böyle bir evirimin içinden çıkmış beyinlerimizle Tanrıyı arıyoruz ve onu kendi zihin dünyamızın sınırlarına sıkıştırıp tanımlama eğilimindeyiz. (Veya şimdi belki hiç yeri olmayacak ama varoluşsal bir boşluğu Tanrı isimli bir şeyle doldurma eğilimindeyiz.)

Eğer içinde bulunduğumuz veya aklımızın sınırlarının kavrayabildiği mevcudatın dışında da bir şeylerin olması olasılığı varsa, bu öte boyutlar için ezbere ve kesin konuşmamak, o boyutların da kendi boyutumuzun varsayılan doğrularına uymak zorunda olduğu gibi bir saplantıya düşmemek gerekir. Bu da, bizim akıl ve idrakimiz yetmese de, dışarıda, ötede bir yerlerde, şimdi ve bize göre pek sıra dışı ve hatta imkansız görülen şeylerin olabileceğine inanmayı, bu olasılık kapısını açık bırakmayı gerektirir. Ta ki, karanlık dünyamıza bir ışık gelip, bilinmeyeni aydınlatsın, bilinir kılsın.

Bunu yapmak, bunu yapabilmek bu satırları yazmaktan çok daha zor. Hemen ve peşinen inkar ise ne kadar kolay. Taa ki, şimdi inkar ettiğinin hakiki gerçek, gerçek kabul ettiğinin düpedüz safsata olabileceği ihtimalinin kuvvetinin farkına varıncaya kadar…

Bir ileri aşamada, şimdi ve burada birbirine zıt görünen şeylerin hepsinin de doğru veya hepsinin de yanlış olabileceği bir başka düzlemi düşündüğünde ise, belki bin Tanrı tasavvuruna girip çıkmış, her çıkışta öncekini inkar etmiş, neyi düşüneceğine şartlanmamış halde, sana göre şimdi ve burası için verimsiz ve sana göre şimdi ve burası için pek sığ bir kıyıda buluverirsin kendini.

Hem öyle olursun ki, kimseyi doğrulamaya da yanlışlamaya da güç yetiremez, güç yetirebilecek olsan da bunu haddinden öte görürsün. İşte o zaman, zıtlıkların birliğini idrak etmeye başlayabilirsin. Bu bir kafa karışıklığı değil, belki de; görüşe mani olan şeylerden arıtılmış, tertemiz bir görüş sahasıdır.

Belki artık kıyıya çıkıp, “yerlerin ve göklerin büyük mülkünü” -ön yargısız ve yorumsuz- olarak temaşa edebilirsin…

Ali Aksoy – 20.10.2019


Antalya TV’de haber, video, fotoğraf arayın

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages


Bir Yorum Yazın