HUKUK FAKÜLTESİ
HUKUK BÖLÜMÜ

TÜRK HUKUK VE SİYASAL KÜLTÜRÜNDE DEVLET ANLAYIŞI

(BİTİRME PROJESİ)

Hazırlayan:
Mustafa AKSOY

DANIŞMAN
Prof. Dr. Abdülmecit NUREDİN

Gostivar/Kuzey- MAKEDONYA – 2021

HUKUK FAKÜLTESİ HUKUK BÖLÜMÜ TÜRK HUKUK VE SİYASAL KÜLTÜRÜNDE DEVLET ANLAYIŞI (BİTİRME PROJESİ) Hazırlayan: Mustafa AKSOY DANIŞMAN Prof. Dr. Abdülmecit NUREDİN Gostivar/Kuzey- MAKEDONYA – 2021

BEYAN Bitirme Projesi olarak sunduğum “Türk Hukuk ve Siyasal Kültüründe Devlet Anlayışı ” başlıklı bu çalışmayı baştan sona kadar danışmanım Prof. Dr. Abdülmecit Nureddin’in sorumluluğunda tamamladığımı, verileri/örnekleri kendim topladığımı, farklı kaynaklardan aldığım bilgileri metinde ve kaynakçada eksiksiz olarak gösterdiğimi, çalışma sürecinde bilimsel araştırma ve etik kurallara uygun olarak davrandığımı ve aksinin ortaya çıkması durumunda her türlü yasal sonucu kabul ettiğimi beyan ederim. 20 / 06 / 2021 Mustafa AKSOY

TÜRK HUKUK VE SİYASAL KÜLTÜRÜNDE DEVLET ANLAYIŞI

ÖZET Bitirme ödevi olarak hazırladığım bu çalışmada, Türk hukuk ve siyasal kültüründe devlet anlayışı incelenmiştir. Türk devletinin kaynakları ve ilkeleri Türk devletinin doktrinsel yapısı ve Türk siyasî hayatına hâkim olan ilkeler üzerinde durulmuş, Türk devlet anlayışını şekillendiren unsurlar incelenmiştir. Bu çalışmamız, Türk siyasal kültüründe devlet anlayışının; ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerle alâkalı ve uyumlu olduğunu göstermiştir. Vatan ve millet, bağımsızlık, hâkimiyet, birlik, adalet, hukukun üstünlüğü, eşitlik gibi kavramların, devlet denilen siyasî yapı içinde anlam ve işlerlik kazandığı görülmüştür. . Anahtar Kelimeler: Türk Hukuk, Siyasal, Anlayış, Devlet.

STATE UNDERSTANDING IN TURKISH LAW AND POLITICAL CULTURE

ABSTRACT In this study, which I prepared as a graduation paper, the understanding of the state in Turkish law and political culture was examined. The sources and principles of the Turkish state, the doctrinal structure of the Turkish state and the principles that dominate the Turkish political life are emphasized, and the elements that shape the understanding of the Turkish state are examined. In this study, the understanding of the state in Turkish political culture; It has shown that it is relevant and compatible with economic, social and cultural activities. It has been seen that concepts such as homeland and nation, independence, sovereignty, unity, justice, rule of law, equality have gained meaning and functionality within the political structure called the state. Keywords: Turkish Law, Political, Understanding, State.

ЗНАЧАЊЕТО НА ДРЖАВАТА ВО ТУРСКОТО ПРАВО И ПОЛИТИЧКА

КУЛТУРА РЕЗИМЕ Во оваа студија, која ја подготвив како дипломски труд, беше испитано разбирањето на државата во турското право и политичката култура. Нагласени се изворите и принципите на турската држава, доктринарната структура на турската држава и принципите што доминираат во турскиот политички живот, а се испитуваат и елементите што го обликуваат разбирањето на турската држава. Во овој труд, разбирањето на државата во турската политичка култура; Покажа дека е релевантен и компатибилен со економските, социјалните и културните активности. Видено е дека концептите како татковина и нација, независност, суверенитет, единство, правда, владеење на правото, еднаквост добија значење и функционалност во рамките на политичката структура наречена држава. Клучни зборови: Турско право, политика, разбирање, држава.

GİRİŞ

Türkler dünyanın en eski ve en köklü milletlerinden biri olup, büyük bir tarihî ve kültürel birikime sahiptir. Diğer milletler belli bir toprak parçası üzerinde yaşadıkları halde, Türkler dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamışlar, ve bir çok devlet kurmuşlardır. Türkler için en önemli müessese devlettir. Türkler özellikle yerleşik hayata geçtikten sonra, devletin kaynağı konusundaki fikirlerinin de etkisiyle, dünyaya hâkim olma amacına yönelik olarak hareket etmişlerdir. Siyasal kültürün ve devlet anlayışının oluşması ve gelişmesi, toplumun hayat tarzı, ekonomik faaliyetleri, iklim, coğrafya, nüfus gibi faktörlerle yakından ilgilidir. Türk siyasal kültürünün oluşumu ve gelişiminde bozkır hayat tarzının çok önemli bir yeri vardır. Türk siyasal kültüründe devlet anlayışını ele alacağımız bu çalışmamızın amacı, devlet anlayışının doğuşunu, gelişmesini ve şekillenmesini etkileyen unsurları incelemek, devlet kavramı ve anlayışının günümüze ulaşana kadar geçirdiği evreleri, ne kadar ve nasıl değişikliğe uğradığını ve günümüz devlet anlayışına etkilerini saptamaya çalışmaktır. Çalışmamızın tamamlanmasında; konuyla ilgili kaleme alınan kitaplardan ve makalelerden faydalanılmıştır. Konuların teriminolojik ve hukuki incelemesinde, ansiklopedik kaynaklardan ve hukuki eserlere başvurulmuştur. Ayrıca Türk devlet geleneği ve Türk tarihi ile ilgili eserlerden faydalanılmıştır. Tarihte birçok devlet kuran Türkler, geniş bir siyasal kültüre ve devlet tecrübesine sahiptir. Bu şekilde geniş bir tarihi çığırdan geçerek bugüne ulaşan Türkler, Dünya tarihine bu özellikleriyle geçmiş, devlet millet bütünlüğü anlayışıyla varlık göstermiştir.

BİRİNCİ BÖLÜM

1. KAVRAMSAL ÇERÇEVE Tabiat kuvvetlerine tek başına karşı koymanın mümkün olmadığını gören ve birlikte yaşamanın önemini kavrayan insanoğlunun, ilk olarak nasıl bir toplum meydana getirdiği tam olarak bilinmemektedir. Sosyal ve siyâsi bilimlerin günümüzde ulaştıkları aşamalara rağmen, devletin nerede ve ne zaman oluştuğuna dâir kesin bilgilere ulaşılamamıştır. Siyasi anlamda devletin doğuşuyla Türk devletinin doğuşu paralellik göstermektedir. Çünkü bu günkü bilgilere göre tarihin geçmişi aydınlattığı ölçüde Türk devletinin varlığına şâhit olmaktayız.1 Sosyal hayatın temel ilkesi olan birlikte yaşamanın önemi, insanı teşkilâtlanmaya zorlamıştır. İşte bu teşkilâtlı hayat tarzı, yöneten ve yönetilenler dualitesini meydana getirmiştir. 1.1.DEVLETİN TANIMI KAYNAĞI ve DOĞUŞU Devlet, kelime olarak Arapça‘dan gelmekte olup, kökü (D.V.L.)’dir. Devlet ya da dûlet kelimeleri değişmek, bir hâlden başka bir hâle dönmek, birbiri ardınca nöbetleşe gelmek, zafer kazanmak anlamlarına gelir.2 Devlet insanlığın başlangıcından beri var olan bir olgudur. Bunun için siyasal bilimciler ve düşünürler yüzyıllardır devletin ne olduğu sorusuna cevap aramışlardır. Bugüne kadar bu sorunun cevabı konusunda tam bir görüş birliği sağlanamamış, devlet konusunda çok farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Budurum devletin mâhiyeti hakkındaki anlayış farklarından kaynaklanmaktadır.3 Devleti genelleştirerek tanımlamak oldukça güçtür. Zîra bugün devlet konusundaki açıklamalar, genellikle devletin öğelerinden birine önem verilerek yapılmaktadır. Nitekim yapılan devlet tanımlarından bazıları şöyledir: Devlet, egemen güce sâhip, hukukî ve tüzel bir kişiliğin ifadesidir. Dip Notlar: 1 Mehmed Niyazi, Türk Devlet Felsefesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, s. 24. 2 İslâm Ansiklopedisi “Devlet”maddesi , Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 1994, C. 9., s. 234. 3 Munci Kapani, Politika Bilimine Giriş, Bilgi Yay., İstanbul 1996, s. 34.
Milli açıdan örgütlenmiş bir topluluktur, bir iktidardır. Devlet, yerleşik bir topluluğun hukukî ve siyasal açıdan örgütlenmesi sonucu oluşan, tüzel kişiliğe ve egemenliğe sahip varlıktır.4 Devletin tanımı konusunda yazarlar ve araştırmacılar arasında tam bir görüş birliği yoktur. Mesela, Duguit’in devlet tanımlamasında idâre edenlerle idâre edilenlerin varlığını sağlayan bir unsur olduğuna dikkat çekilmiş, Carre’de Malberge ise belli bir ülkede yerleşen fertlerden oluşan ve fertler karşısında emretme ve hükmetme yetkisine sahip düzenli bir toplum olarak devleti tanımlamıştır. Aynı şekilde Bonnard, Malberge’e paralel olarak devleti halka emretme yetkisine sahip sosyal bir heyet olarak belirtmiştir. Filozof Kant ise, hukuk kuralları altında yaşayan insanların vücûda getirdiği birliğe, devlet adını vermiştir.5 Görüldüğü gibi bir çok düşünür, devlet konusunda ortak bir tanımda birleşememişlerdir. Devletin tanımıyla ilgili bazı açıklamaları şöyle sıralayabiliriz. Bir hükümete ve ortak kurallara bağlı teşkilâtlı millet veya milletler topluluğudur.6 Kültür birliği olan ve kurumlaşmış bir iktidar tarafından yönetilen bir insan grubunun, sınırları belirlenmiş bir toprağa yerleşmesi sonucu meydana gelen siyasal toplumdur.7 Toplumu yöneten kuralları ve yasaları yapma gücüne sahip, ayrı bir kurumlar kümesidir.8 Hukuken milleti birleştiren, iç ve dış egemenliğe, örgütlü zor kullanma yetkisine ve tekeline sahip, belli bir toprak parçası üzerinde yer alan kamu hukuku tüzel kişisidir. Bir milletin belli bir toprak parçası üzerinde politik bir örgütlenme sonucu ortaya çıkan kişiliğidir. İnsanların toplum hayatında başvurdukları bir örgütlenme biçimidir.9 Belli sınırlar içindeki insan topluluğuna ait siyâsi hâkimiyetin teşkilâtlanmış şeklidir.10 Devlet, teşkilâtlı bir insan topluluğudur. Devleti meydana getiren insan unsuru, insan cemiyetlerinin en gelişmiş olanıdır. Herhangi bir topluluk için devlet tâbirinin kullanılabilmesi, o topluluğun nüfusla birlikte kamu organizasyonuna sahip olması ile mümkündür. Zamânımız düşünürlerine göre, devlet kavramının kaynağı, site yani şehir devletleridir. Hobbes’a göre devlet, bölük pörçük bir kalabalığın bir bütün haline dönüşmesini sağlayan bir anlaşmanın sonucudur. Bu anlaşma ile dağınık haldeki kalabalık, artık organize bir bütün olmuş demektir. Dip Notlar: 4 A. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku, Turhan Kitapevi, Ankara 1995, s. 10. 5 Fahrettin Korkmaz, Gazâli’de Devlet, T. Diyanet Vakfı Yay., Ankara 1995, s. 24. 6 Meydan Larousse, C. 3, Meydan Gazetecilik,istanbul 1984, s. 620. 7 Büyük Larousse, C.5, Gelişim Yay., İstanbul 1987, s. 3105 8 Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İstanbul 1999, s. 224. 9 Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği, Millî Eğitim Bakanlığı Yay., Ankara 1997, s. 81. 10 Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, Say Yay., İstanbul 1982, s. 1.
Proudhon ise devleti mülkiyetin güvencesi olan ve kişinin tüm haklarını koruyan bir tüzel kişilik olarak görür. Proudhon’un bu fikirlerinde Fransız devriminin etkileri görülmektedir. Ayrıca Hegel, devleti özel hukuk, özel mülkiyet, aile ve ekonomik toplum anlamlarında oluşan siyâsal örgütlenmenin en gelişmiş biçimi olarak ifade etmiştir. Devletin kaynağı konusunda bugüne kadar farklı görüşler ileri sürülmüş ve savunulmuştur. Devletin kaynağı konusundaki ayrılıklar, devletin tanımında olduğu gibi devletin ne olduğu ve içeriği hakkında beslenen farklı görüşlerden kaynaklanmaktadır. Kimine göre devlet bir olgudur, kimine göre de insan iradesiyle oluşmuş bir varlıktır. Devletin kaynağı konusundaki yorumlar da bu doğrultuda yapılmıştır. Devletin kaynağı ve kökeni ile ilgili görüşlerden, devleti olgulara dayandırarak inceleyen ekol, devletin kaynağını dört unsura bağlamaktadır. Buna göre kaynağı bakımından devlet; aileye, kuvvet ve mücâdeleye, biyolojik oluşuma ve toplumsal anlaşmaya dayanmaktadır. Aristo, John Bodın gibi düşünürlerin savunduğu görüşe göre devlet, babanın etken olduğu patriyarkal ailenin genişlemesiyle ya da aynı soydan gelen ailelerin bir araya gelmesiyle oluşur. Bölünmez ailedeki baba, işlevini devlet başkanı olarak devam ettirir. Devletin kaynağını kuvvet ve mücadeleye bağlayan görüşe göre devlet, tabiatta olduğu gibi güçlünün güçsüze hâkim olmasıyla oluşmaktadır. Devlet, tabiattaki bu kuralın değişmeyen ve ezelî bir ifadesidir. Devlet sisteminin değişmesi ya da devletlerin birbirine hâkim olmalarının temelinde de yine bu kural yatmaktadır. Diğer bir görüş olan biyolojik sistemde ise devlet tamamen tabii ve biyolojik olarak, kendiliğinden meydana gelen, canlılar gibi doğma, büyüme ve ölme evrelerini geçiren bir organizmadır. Devletin de insan gibi organları, işlevi ve hayatı vardır. İnsanı yöneten akıl, devleti yöneten de seçkin ve yüksek memurlardır. Vücut organları arasında mevcut olan dayanışma ve yardımlaşma misâli, devlet de görevlerini organlarının yardımıyla gerçekleştirir. Devletin kaynağı ile ilgili görüşlerden bir diğeri de, devletin ekonomik olay ve cereyanların neticesi olarak ortaya çıktığını ifâde etmektedir. Zirâ devletin oluşumunda maîşet ve ihtiyaç konuları büyük rol oynamıştır. Devletin oluşumunu açıklayan diğer bir görüşe göre ise devlet, toplumdaki tüm bireylerin ya da çoğunluğunun ortak fikirleriyle oluşmaktadır. Bu görüş çok eskilere dayanmaktadır. Doğal hayat içinde yaşayan insanlar zamanla iktisâdi faâliyetlere girişmişler ve karmaşıklaşan toplum hayatı içinde gereken ve artık ihtiyaç duyulan toplumsal bir uzlaşma sonucu devlet ortaya çıkmıştır.
Rousseau ise toplumsal anlaşmayı şöyle açıklamaktadır. İnsanlar toplum hâlinde yaşamaya karar verdiklerinde haklarını topluma devrederek siyasal toplumu oluşturmuşlardır. Her fert siyasal haklarından vazgeçerek topluma katılmıştır. Herkes kendini herkese vermekle aslında hiç kimseye vermemektedir. İşte insanın haklarıyla birlikte topluma girmesine, toplumsal sözleşme denmektedir. Bu sözleşme zımni bir sözleşmedir. Büyük sosyolog ve düşünür İbn-i Haldun da devleti şöyle tanımlamaktadır. Devlet, insanoğluna mutlak anlamda gerekli olan bir müessesedir. Bu sâdece hukuk kurallarının uygulanması anlamında bir zorunluluk değil, tabiî bir zorunluluktur. Bu zorunluluk insanoğlunun medenî ve siyasî bir varlık olmasından kaynaklanan ve varlığını sürdürmesi için şart olan sosyal örgütlenmenin bir sonucudur. Sosyal zaruretler ve maddî ihtiyaçlar bu örgütlenmeyi zorunlu kılar. Böylece devlet, târihin ilk dönemlerinden beri sosyal hayâtın bir gerçeği olarak var olmuştur. Beşerî ihtiyaçların karşılanması amacıyla sosyalleşen insan, zamanla toplumdaki diğer bireylerle bir arada yaşamak zorunda olduğu için, ortak çalışma ve iş bölümüne girmişler, böylece devlet düzenine geçilmiştir. Gazâli’nin devlet konusundaki görüşleri ise, iktisadî ve biyolojik nazariyelere yakınlık arz eder. Gazâli, insanların haksızlığa ve isyâna meyilli yaratıldığından, mutlu bir toplumun oluşturulabilmesi için bu tür davranışlara engel olabilecek bir otoriteye ihtiyaç duyulduğunu belirtir. Bu otorite, devlettir. Toplumda düzenin ve istikrarın sağlanması, devlete ve onun başında bulunan idârecilere bağlıdır. Aksi hâlde anarşi doğabilir. Devlet, toplumsal gelişmenin belli bir aşamasında ortaya çıkmış, kamusal sorunların çözülmesi amacıyla rasyonel bir örgütlenmeye duyulan ihtiyaçtan kaynaklanmış, tarihî süreç içinde gelişme kaydederek bugünün modern devleti doğmuştur.11 Tüm bu tanımların ışığında devleti şöyle tanımlayabiliriz: belli bir toprak parçası üzerinde,ortak bir geçmişe ve değerlere sahip insanların, belli amaçlarla bir araya gelmesiyle oluşan, emretme, kanun koyma ve zorunlu hallerde hürriyeti kısıtlama yetkisine sahip, teşkilâtlanmış siyasî hakimiyettir. Dip Notlar: 11 Davut Dursun, Siyaset ve Toplum, Emre Yay., İstanbul 1996, s. 11.
1.2. TÜRKLERDE DEVLET ANLAYIŞI Türklerde devlet anlayışına geçmeden önce devlet anlayışının ve yönetim felsefesinin oluşmasını sağlayan temel kaynaklara bakmak gerekir. Mitolojiler, destanlar, atasözleri, dilden dile aktarılan millî hatıralardan başka, Türk devlet felsefesinin kronolojik kaynakları, kitâbelerdir. Gök-Türk ve Uygur kitabeleri, Türk devletinin mahiyetine, Türk milleti için ne ifade ettiğine, ancak töre ile varolunacağına, iktidarın kaynağının ve özelliklerinin ne olduğuna, hakanın millet ve devlet için ne anlam taşıdığına, yönetici kadroların hangi meziyetlere sahip olması ve nasıl hareket etmeleri gerektiğine dair bilgiler vermektedir. İnsan hayatının her safhasında görülen yenilik ve bütünleşmeler Türk milleti için de geçerlidir. Bazı yenilikler çerçevesinde bir takım kurallar da kendini yeniler. Türk milleti müslüman olduktan sonra devlet de İslâmî bir hüviyet kazanmış, Kur’an ve Hadis onun iki temel kaynağı haline gelmiştir. Bunların yanında diğer dini kitaplar, siyasetnameler, nasihatnameler, lâyihalar, vecize kitapları, menkıbe eserler, tasavvufla ilgili eserler, ferman ve fetvalar da Türk yönetim anlayışı ile ilgili kaynaklardır. Türkler ilk çağlardan itibaren Orta Asya’dan başlayarak Hindistan’a, Ön Asya’ya, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara büyük çapta göçler yapmışlardır. Asya bozkırlarında at üstünde ilden ile gezip hayvanlarına otlak arayan bozkır insanı, tarihin çeşitli dönemlerinde muhtelif siyasi örgütler kurmuştur. Müslüman olmadan önce ve Müslüman olduktan sonra batıya ve güneye doğru ilerleyen Türklerin çeşitli boyları devlet şeklinde örgütlenip, siyasi ve idari sistemler oluşturmuş ve çeşitli devletler kurmuşlardır. Bu devletlerden en büyük ve en önemlileri Hunlar, Gök-Türkler, Selçuklular ve Osmanlılardır. Orhun Abidelerinde “il” kelimesi devlet anlamında kullanılmış olup, Kaşgarlı Mahmut’un lügatında da “il” sulh ve barış anlamında kullanılmıştır. İl kelimesinin bu iki değişik anlamı eski Türklerde devlet ile barış arasında kurulmuş olan sıkı bağı göstermektedir. Devlet kelimesi Latince’de, durmak, yerleşmek, ikamet etmek anlamlarında kullanılmıştır. Arapça da ise devlet, hareket ettirmek, döndürmek anlamlarına gelmektedir. Buradan, Latin kökenli insanların devlete statik (durgun) bir anlam, Müslüman kökenli olanların ise dinamik (hareketli) bir değer atfettiklerini görmekteyiz. Devlet tâbiri eski Türklerde genellikle “tutmak” fiiliyle söylenirdi. “İl tutmuş”, günümüzün Türkçesi ile devlet idare etmiş anlamıyla karşımıza çıkmaktadır.
Türklerde devlet kavramı, Türk tarihi ile beraber ortaya çıkmıştır. Gök-Türk’ler milleti, devletin kurucusu olarak kabul etmişlerdir. Bu sebeple milletin içinden çıkan devlet başkanı milleti korumakla, halkın hayatını düzenlemekle yükümlüdür. Yani Türkler, “hizmet devleti” anlayışına sahiptiler. İslâmiyet öncesi Türklerde siyasal hayat, devlet-millet işbirliğine dayanmaktaydı. Toplumların geleceğinde bu tür işbirliğinin önemli yeri olduğundan, bu gerçeğe uyan milletler güçlü devletler kurabilmişlerdir. Devlet millet işbirliğinin kurulmasında aile yapısının, örf ve âdetlerin çok önemli yeri vardır. Türklerde büyüğe saygı küçüğe sevgi şeklinde beliren bu anlayış siyasal hayata yansıyarak önemli bir yönetim ilkesi haline gelmiştir. Bu özelliklerinden dolayı milletin devlete isyan etmesi, devlet adamlarının da millete ihanet etmesi Türk milletince hiçbir dönemde kabul görmeyen bir durum olarak karşımıza çıkmıştır.12 Eski Türkler bozkır coğrafyasında at ve demir üzerine kurulu, kendilerine has bir kültür ortaya koymuşlardır. Fakat bu, demirin ve atın mevcut olduğu her yerde böyle bir kültürün doğup gelişeceği anlamına gelmemektedir. Çünkü bir kültürün meydana gelebilmesi için yalnız maddi faktörler yeterli değildir. İnsan unsuru da bu konuda etkilidir. Aynı şartlar içinde yaşayan çeşitli toplulukların kültürlerinde görülen farklar, insan gruplarının sosyal anlayış ve psikolojilerindeki ayrılıktan kaynaklanır. Buna göre, bozkır kültürünü yaratan Türklerin de kendilerine ait bir düşünce sistemi ve ahlak anlayışına sahip olmaları gerekir. At üstünde insanın kendini başkalarından daha üstün hissetmesi ve atın sürati sebebi ile kısa zamanda istenilen yere ulaşma imkânının tatmini, bozkırlı Türk insanını üstünlük anlayışına itmiştir. Bozkırlı Türkler tarihte bu hususları gerçekleştiren ilk topluluk olarak bilinirler. Birincisi, yani üstünlük duygusu üniversal devlet anlayışının desteği ile eski Türk’te beylik gururunu oluşturuyordu. İkincisi de geniş ufuklara hükmetme arzusunu kamçılıyordu. Bu arzuyu fiiliyata dökmek için gerekli araç ise hazırdı: Demir. Ayrıca, Türklerin sahip oldukları, hayatlarının büyük bir kısmını ayırdıkları hayvan sürüleri de bu konuda önemli bir etken olmuştur.13 Meşru devlet idaresine bağlılıkları ile uzun ve çok meşakkatli göçlerde bile bozulmayan töre (kanun) disiplinine saygılarından anlaşılacağı üzere Türkler, “nizamcı” bir millettirler. Dip Notlar: 12 Metin İşçi, Genel Olarak ve Türkiye’de Siyasal Değişme, Der Yay., İstanbul 1998, s. 111. 13 İbrahim Kafesoğlu, Türk Tarihi, , Yaykur Açık Yüksek Öğretim Dairesi Yay., Ankara 1976, s. 65.
Bu nizamcılık, bilhassa onlu sisteme dayalı askeri teşkilât, bir takım sosyal müesseseler ve temel siyasal sistemde kendisini gösterir. Türk düşüncesinde önemli bir yere sahip otoriter devlet anlayışının iki kaynağından biri, töreye sıkıca bağlılık, ikincisi ise devlet kuruluşlarının işleyişine damgasını vuran bu nizamcılıkta ısrar edilmesidir. Aynı nizam Türk Dili’ne de yansımıştır ki, Türkçe’nin başka dillerden farkından biri de kurallı cümlelerin kullanımıdır. Zor ve çetin bozkır hayatının şartlarını belgelercesine kısa ama mâna yüklü ve sert cümleler Türk Dili’nin temel özelliklerindendir. İnsanların içinde bulunduğu coğrafi ve fiziki şartların hayat tarzı üzerinde çeşitli etkiler yaptığı birçok ilim adamı tarafından da vurgulanan bir gerçektir. İklim de çeşitli bakımlardan insanların hayat tarzına, düşünce tarzına, inanç ve dünya görüşüne, örf ve geleneklerine, kısacası tüm kültürüne yön verici etkiye sahip bir unsurdur. İbn-i Haldun, iklimin tabiat, ahlak ve zevkler üzerinde yaptığı etkilerden uzun uzadıya sözederek bu konuda birçok örnek sunar. 14 Türkler çok geniş alanlarda, at sırtında, devamlı bir hareketlilik içinde yaşamışlardır. Türk insanına çok geniş ufuklar kazandıran bu hayat tarzı devlet anlayışının şekillenmesinde de çok büyük rol oynamıştır. Türk insanının karakterini de şekillendiren bozkır hayatı ile yerleşik hayat arasında temel bazı farklar vardır. Yerleşik kültür insanı (özellikle ilk devirlerde) sadece aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar sınırlı topraklarla meşgul olmuşlar, ellerindeki bu küçük arazi parçasıyla yetinmeyi öğrenerek bir çeşit tevekküle bürünmüşlerdir. Ekonomik faaliyet açısından daha çok oturmaya mahkum olmuş, atıl kalmış ve sınırlı aile menfaatlerinden başka bir savunma problemleri olmamıştır. Buna karşın bozkır insanı aile fertlerinden başka yüz binlerce hayvanı ve otlaklarını düşünmek zorunda olduğu için, başlangıçtan itibaren yaygınlık özelliği sergilemiştir. Daima hareketli bir hayatın takipçisi olmuştur. Bozkır insanı kalabalık sürülerini kışın ayrı, yazın ayrı otlaklara kayıp vermeden, türlü şekillerde sevk etmek, onlara bol su sağlamak, su kaynaklarını ve otlakları muhafaza etmek, yazlık ve kışlıklarda sürüleri barındırmak, sürüleri birbirinden ayırt edebilmek, onları hastalıklara karşı korumak ve tedavi etmek zorunda kalmışlardır. Otlakları ve su kaynaklarını kullanma konusunda problem çıktığı zaman tarafsızlığı herkes tarafından kabul edilmiş ve sistematize edilmiş bir hakem kurumu tarafından çözümüne başvurmak zorunda kalmıştır. Rekabet söz konusu olduğun da oradaki kabilelerin toplanarak birbirlerini himaye etmesi ve daima mücadeleye hazır tutulması zorunluluğu ile karşı karşıya olmuştur. Dip Notlar: 14 İbn-i Haldun, Mukaddime, (çev. Zakir Kadiri Ugan) M.E.B. Yay., İstanbul 1990, s. 12.
Böylece “sevk ve idarenin” öğrenilmesi yoluyla bozkır insanı hem bambaşka bir dünya görüşü kazanmış hem de günlük hayatta yoğun olarak yaşadığı emretme ve hakim olma özelliğini muhafaza edebilmiştir. Türklerin hayat tarzını da özetleyen, bozkır hayatının bahsedilen bu etkileri toplumsal, ekonomik ve hukuki açılardan “medeniyetin” doğmasında da esas kabul edilen “sosyal organizasyonun” temelidir. Aile yapısının toplum düzeni ile yakın ilişkisi vardır. Aile içi ilişkilerin şekli çoğu kez devletin oluşumuna ve işleyişine yansımaktadır. Örneğin, hayatın zorluklarına karşı mücadele gücünden yoksun çocukları korumak, ailenin en önemli görevi ve amacıdır. Bu görev zamanla Türk devletinin de özelliği olmuş ve devlet hemen her dönemde “baba” olarak anılmıştır. Gök kubbe ile çadır özleştirilmiş, gök kubbe devletin, çadır da ailenin örtüsü olarak kabul edilmiştir. Toplumda huzur içinde yaşayabilmek için insanların karşılıklı saygı için de olmaları gerekmektedir. Bu saygı ortamının sağlanabilmesi için de toplumda herkesin kabul edip uyduğu bir “hukuk” oluşumunun gereklliği söz konusudur. Devamlı olarak göç etmek zorunda oldukları için sıkı disiplin, düzenli bir sisteme sahip olmak ve ne zaman karşılaşılacağı bilinmeyen düşmana karşı daima hazırlıklı olmak durumunda kalmışlardır. İşte bu düşünce sistemi “devlet ve yönetim” fikirlerinin temelini oluşturmuştur. Bozkırda bu şartlar altında şekillenen yönetim tarzı zamanla siyasi birliğe dönüşmüş ve devlet kurmaya kadar ilerlemiştir. Türkler hayatlarının çok önemli bir unsuru olan ata kutluluk derecesinde bir değer verilmiştir. Bozkır kültürü Türkleri diğer milletlerden çok farklı bir dünya görüşü ve yaşayış tarzına götürmüştür. Büyük maharet isteyen at terbiyesi ile, otlaklar etrafında ve su başlarında meydana gelen mücadeleler yüzünden metanet ve savaşçılık kabiliyeti kazanan bozkır insanı, aynı zamanda huzur içinde bir arada yaşayabilmek için insanların karşılıklı saygı hissi ile donanması gerektiğini öğrenmiş ve insan kitlelerini sürekli olarak barış halinde tutabilmek için toplulukta herkes tarafından riayet edilen bir hukuk düşüncesine ulaşmıştır. Bu ise, “devlet” fikrinin doğuşudur. İşte savaşçılığına ve hukuk fikrine ek olarak yine at sayesinde sağladığı sürat kavramı ve maddi araç olarak sahip olduğu demir vasıtası ile Türkler kendilerine bağladıkları insanları idare etmek üzere yeryüzünde ilk siyasi kadroları oluşturmuş millet olmuştur. Dip Notlar:
Bozkır Türk topluluğunun siyasi teşkilâtlanmasının gelişiminde şöyle bir sıra gözlenmektedir: İlk siyasi birlik sayılan boyun bünyesi sağlamlaşıp, askeri gücünü artırıp, arazi ve mülkü çoğaldıkça, boyun sosyal ve ekonomik statüsünün korunması amacıyla boy beyinin ailesi sülale vasfını kazanmakta ve yönetimde istikrara kavuşulmaktadır. Seçime, çok lüzumlu hallerde başvurulmaktadır. Boyların birleşmesinden oluşan budunlarda beylik hakları ve yetkileri budun lehine kısıtlandığı görülür. Ama İl’in (devletin) tam olarak oluştuğu söylenemez. İl’in siyasi yapılanması ise biraz daha farklıdır. Devlette toplumsal velayet oluşuyor, yani beylerin ve hanların bazı yetkileri hakana geçiyor, böylece devletin ülke çapında asker toplama, orduyu sevk ve idare etme, kumandan tayin etme hakları hükümdara geçmektedir. Yargı yetkisi gerektiğinde törede tüm memleketi kapsayacak şekilde değişiklik ve yenilikler yapma, ilin idari, mali ve kültürel işlerini düzenleme hakkı hükümdar aracılığı ile meclislere devredilmektedir. Eski Türklerde devletin başında hakan ya da kağan bulunurdu. Hakan devleti yönetme yetkisini tanrıdan almıştır. Tanrı kendisine bu yetkiyi en iyi şekilde kullanması, halkı en iyi şekilde yönetmesi şartıyla vermiştir. Eğer hakan bu görevi layıkıyla yerine getiremezse, bu yetkinin hakanın elinden alınacağına inanılırdı. Ayrıca Türkler yer değiştirme zorunluluğunun bir gereği olarak düşünce ve görüş ufuklarını genişletmişlerdir. Bu yetenek dünya yüzünde çok geniş alanlara yayılmalarını etkilemiştir. Dünyanın değişik yerlerine dağılan Türkler çoğu kez azınlıkta olmalarına rağmen hükmedenler olabilmişlerdir. Hükmetme meziyeti, tutsaklıktan nefret eden Türk insanının özgürlüğe olan tutkusunun doğal bir sonucu olarak kabul edilebilir.15 Hükmetme yetkisini tanrıdan alan Türkler, kendilerini tüm dünyanın hakimi olarak görmüşler ve bu yolda çaba harcamışlardır. Türklerin kurmuş olduğu ilk ve en büyük devletlerden biri olan Göktürkler’den beri tüm hakanlar cihana hakim olmaya çalışmışlardır. Bu fikir destan ve efsanelerde yer almış olup, kitabelere de yansımıştır. Hatta bunu ilk başaranlardan biri Oğuz Han’dır. Oğuz Han altı oğlu ile birlikte dünyayı fethedip cihangir olunca, büyük bir kurultay düzenlemiş ve çok çalıştığını, dünyayı fethettiğini böylece tanrıya karşı borcunu ödediğini belirtmiştir.16 Dip Notlar: 15 Muzaffer Erendil, “Türklerin Millî Meziyetleri”, Türk Kültür Ve Medeniyeti (Makaleler), C. 1, Atatürk Üniversitesi Kültür ve Med. Arş. Ens., Ankara 1976, s. 277. 16 Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, C. 1, Boğaziçi Yay., İst. 1998, s. 79.
Çevreye ve dünyaya hakim olma ülküsünün çok eskilerden geldiği Alp Er Tunga Destanında da görülmüştür. Alp Er Tunga’ya “Acun Beyi” denmiştir. Bu tabir yeryüzündeki milletlere hükmeden demektir. Bu konudaki bir dörtlüğün iki mısrası şöyledir. “Alp Er Tunga öldü mü? Acun ıssız kaldı mı?”17 Türkler Müslüman olduktan sonra da eski âdet ve geleneklerinin birçoğunu devam ettirmişler, aynı zamanda yeni bir hayat düzenine ulaşmış bulunuyorlardı. Bu yeniliğin başlıca iki kaynağı vardı: Birincisi; yeni bir inanç sistemini benimsemeleridir. Bu sistem insanın sadece tanrı ile değil aynı zamanda diğer insanlarla olan münasebetlerini de düzenliyordu. İkincisi ise; Türkler Müslüman olarak yeni bir medeniyet sisteminin içine girmişler, böylece diğer milletlerle kültür alış verişi yapmaya başlamışlardı.18 Türk tarihinin önemli dönemlerinden biri olan Selçuklular döneminde de devlet anlayışı konusunda fazla bir değişiklik olmamıştır. 11. yy.’da şekillenen Selçuklu yönetimi, İslâm geleneklerini ve Türk örfünü bağdaştırarak ortaya koyduğu iktidar pratiği ile kendisinden sonra gelecek yönetimleri etkileyecek bir yönetim şekli oluşturmuşlardır. Selçuklu Devleti yapı ve örgütlenme bakımından Sasanı ve Abbasi yönetimleri gibi merkeziliği ağır basan bir yönetim sistemi değildir. Ülke hükümdar ailesi ve üst seviyedeki yöneticiler arasında bölüştürülmüş olduğundan daha çok federal nitelikte bir yapıya sahiptir.19 Bozkır Türk devletinin unsurları hakkında Kafesoğlu dört, unsurdan söz etmektedir: İstiklal, ülke, halk, hükümranlık. Taneri ise devletin unsurlarını; Millet, Ülke, Egemenlik ve Politik örgütlenme olarak sıralamaktadır. Türk tarihi içinde çok önemli bir yere sahip olan Osmanlı devlet yönetimi, iki farklı medeniyet ve kültür dünyasının etkisi altında şekillenmiştir. Eski Türk gelenek ve kurumları, diğeri de İslâm medeniyetinin kurum ve gelenekleridir. Osmanlılara devlet kurum ve gelenekleri, Anadolu‘da kendilerinden önce örgütlenen Selçuklu yönetimi yoluyla gelmiştir.20 Dip Notlar: 17 Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Ötüken Yay., İstanbul 1996., s. 82. 18 Erol Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Neşr., İstanbul 1999, s. 159 19 Davut Dursun, (Yönetim Din İlişkileri Açısından) Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din, İşaret Yay., İstanbul 1992, s. 79. 20 Dursun, Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din, s. 71.
Osmanlı devleti kendisinden önceki Türk devletlerinin siyasi, idari, askeri, sosyal sahadaki kültür mirasını devralmıştır. Bilhassa Anadolu Selçukluları ve İlhanlı devletine ait teşkilât ve kanunlar Osmanlılar için başlıca örnek olmuştur.21 Osmanlılar önceki Türk devletlerinin teşkilât ve ilkelerini süzgeçten geçirerek kullanmışlardır. Devlet teşkilâtı ülkenin büyümesine paralel olarak genişlemiştir. Akgündüz, Osmanlı devletinin Hâkimiyet, ülke ve halk unsurlarından meydana geldiğinden söz eder. Hâkimiyet (eskiden inanıldığı gibi) Allah’a aittir. Allah onu dilediğine verir ya da geri alır. Çoğunluğun iradesi de Allah’ın iradesini temsil etmektedir. Osmanlı devletinin en büyük temellerinden biri olan İslâm Dini evrensel bir din olduğu için belli bir ülke üzerinde değil, tüm dünya üzerinde hâkimiyet kurmak hedeflenmiştir. Özellikle hukuk kurallarının uygulanması açısından dünya ülkelerinin tümü Müslüman olanlar ve olmayanlar olarak iki kategori halinde ele alınmıştır. Osmanlı devlet anlayışında halk Müslümanlar, zimmiler ve müste’menler olarak üçe ayrılmaktadır.22 Türklerde devletin unsurları hakkında belirtilen görüşler birbirine yakındır. Bu konuda genel olarak vatan kavramı, millet anlayışı, bağımsızlık egemenlik ve otorite, birlik btünlük ve dayanışma konularını ele almak gerekir. 1.3. Türk Devlet Anlayışında Vatan Olgusu Türklerde toprak anlayışı, tarihi akış içinde toprağın millî ve manevi değerlerle yoğrularak vatanlaşmasını kapsamaktadır. Vatan, uğurunda canlar feda edilen mukaddes ülke demektir.23 Devletin maddi unsuru ülkedir. Ülke, devlet egemenliğinin ve devlet kudretinin kullanıldığı çevredir. Topraksız bir devlet düşünülemez. Halk toprağı, toprak da halkı tamamlayarak devleti oluştururlar. Türk insanı ülkesine kutsal bir değer vererek sevmiş ve onu “vatan” olarak tanımlamıştır. Özellikle eski Türklerde hakanın tanrı tarafından görevlendirildiğine inanılmasının bir nedeni de, kutsal yer-su’ların sahipsiz kalmamasını ve korunmasını sağlamaktır. Türklerde ülke anlayışı ilk çağlardan beri var olmuş ve gelişmiştir. Keza, ülke devletin temeli ve Türk halkının ortak malıdır. Bu anlayışın örnekleri sık sık yaşanmıştır. Dip Notlar: 21 M. Ali Ünal, Osmanlı Müesseseleri Tarihi, S.D.Ü. Mat. Isparta 1997, s. 3. 22 Ahmet Atgündüz,- Sait Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, Osav, Yay. İstanbul 1999, s. 393. 23 Kemal Göde, Türk-İslâm Kültür ve Medeniyet Tarihi, Erciyis Üniv. Yay. 38, Kayseri 1992, s. 198
Nitekim; Mete Han’ın gençliğinde komşu devlet olan Kunguzlar savaş bahanesi olması amacı ile, sırasıyla Mete’nin çok hızlı koşabilen atını, sonra da karısını isterler. Mete meclisin itirazlarına rağmen her ikisini de verir. Daha sonra Kunguzlar işe yaramayan çorak bir araziyi de isterler. Meclis bu kez Mete’ye atını ve karısını verdiğini, bu toprağı da vermesinde bir sakınca olmayacağını önerir. Buna karşı Mete, atının ve karısının kendisine ait olduğunu, ülkenin ise milletin malı olduğunu ve hiç bir kısmını kimseye veremeyeceğini söyler ve savaş kararı alır. Eski Türk ilinde belirli sınırları bulunan toprak parçasına ülke (ulus) denmektedir. Yurt sözü, büyük çadırlar için kullanılsa da daha çok vatan kavramı kastedilmektedir. Ülke sınırlarına yaka denir. Ülke toprakları, hükümdar ailesinin özel mülkiyeti olmasından değil, millet adına yönetmek zorunda olduğu umûmî topraktır. Ülke, kaynağını tanrıdan alan kutsal törenin uygulandığı bu yüzden kutsallaşan toprak parçasıdır. Eski Türklerde ülkenin bazı yerleri olağanüstü öneme sahiptir. Stratejik bakımdan önemli, otlağı bol, yolların kavşağındaki Ötüken Yaylası bu önemli yerlerden birsidir. Ötüken’in önemini arttıran en büyük özelliği kutsal bir yer olarak bilinmesidir. Hatta bu özelliğinden dolayı “İduk Ötüken” (Kutsal Ötüken, Mukaddes Ötüken) olarak anılmıştır. Bu inanışın eseri olarak Hun Devleti, Gök-Türkler, Avarlar ve Uygurlar başkentlerini ya bu bölgede kurmuşlar, ya da sonradan bu bölgeye taşımışlardır. Türklere göre tanrının dünyaya, dünyanın da tanrıya en yakın olduğu yer Ötüken’dir. Türklerin Ötükeni mübarek saymaları ve atalarından kalma yurtlarına bağlı kalmaları, “vatan” şuur ve sevgisinin en güzel örneklerindendir. Türk yurdunda bulunan yüksek dağlar, pınarlar, sular, ata mezarları vatanın mukaddes ruhları olup, yurdun korunmasını sağlayan manevi unsurlardır.24 Türk halkı bir yandan vatanlarını korumaya çalışırken diğer yandan “gökyüzü çadırımız” anlayışı ile sınırlarını genişletmeye gayret etmişlerdir. Eski Türklerde vatan sevgisi çok kuvvetli idi. Hiçbir Türk vatanı için hayatını ve en sevdiği şeylerini feda etmekten çekinmezdi. Çünkü vatan, Gök Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesidir.25 Dip Notlar: 24 Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yay. İstanbul 1995, s. 194. 25 Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, (sad. Yalçın Toker), Toker Yay., İstanbul 1995, s. 153.
Türklerin İslâm’ı kabul etmeleri ile vatan sevgisi farklı bir boyut kazanmıştır. Özellikle Kur’an-ı Kerim’deki vatanın korunması, vatan için çalışmaya teşvik eden âyetlerin tefsir edilmesi ile vatan sevgisi ve korunması dinî bir görev hâline gelmiştir. Üzerinde yaşanan ülkenin mukaddes sayılıp korunması anlayışı, Türklerin tüm kurumlarında karşımıza çıkar. Selçuklular ve Osmanlılarda, son olarak da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu için verilen mücadeleler bunun en güzel örnekleridir. Büyük Selçuklu devletinde de vatan kavramı, yer ve yurt tutmak kelimeleri ile ifade edilmiştir. Sultan Alp Arslan, vatan bilincini “mülk ticaret eşyası değildir” diyerek ifade etmiştir. Osmanlılarda da vatan toprakları kutsal sayılmış ve ona karşı yöneltilen her türlü tecavüze en sert şekilde karşı çıkılmıştır. Öyle ki “emvali miriyeyi” halkın tahammül edemeyeceği şekilde tahrip etmek cezalandırılması gereken bir fiil sayılmıştır. Sultan III. Murat zamanında (1581) Safeviler , Kanuni dönemindeki sınırların esas alınarak barış yapılmasını önermiştir. Son fethedilen yerlerin terk edilmesi anlamına gelen bu teklif “Türk atının bastığı yer Türkiye’ye aittir” cevabıyla hemen reddedilmiştir. Ziya Gökalp ise vatanı, millî kültür olarak tanımlamış ve vatan sevgisinin millî vazifelerden ve millî ideallerden doğduğunu belirmiştir. Gerçek vatanın sadece üzerinde yaşanılan toprak olmayacağını, asıl olanın kültürel değerler olduğunu söyler ve üstünde yaşanılan toprağın ancak ona zarf olduğunu savunur.26 1.3.1. Türk Töresinde Millet Kavramı Millet olmadan devlet ortaya çıkamaz. Bir devletin var olabilmesi için belli bir insan kütlesinin, yani halkın olması, ilk ve en önemli şarttır.58 Bu halk, az ya da çok fazla olabilir. Ama gelişigüzel bir şekilde bir araya gelmiş bir topluluk da devlet kurmayı mümkün kılmaz. Bu insanlar çeşitli sebepler ile birbirine bağlı ortak bir geçmişe sahip, aynı zamanda devlet kurabilecek ve yaşatabilecek olgunluğa erişmiş olmalıdır. Bu da o topluluğun belirli değerlere sahip olması ile mümkündür. Bir toplumun millet olabilmesi için dört faktörün bir araya gelmesi lâzımdır. Bunlar; coğrafi faktör, nüfus, teşkilâtlanma ve kültür birliğidir. Dip Notlar: 26 Nihat Nirun, Sistematik Sosyoloji Açısından Ziya Gökalp, Kültür Bak. Yay. 459, Ankara 1999, s. 157.
Millet Arapça bir kelime olup, tarihi kaynaklarımızda geçen “budun” ile batı dillerinde görülen “nation” kelimelerinin karşılığıdır.27 Millet; dil,tarih ve ülkü bağları ile birbirine bağlı vatandaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir topluluktur.28 Türklerde millet kavramı tarihleri ile başlamıştır. Milletin ve hakanın geleceğinin tanrı tarafından belirlendiğine inanılırdı. Eski Türkler tanrıdan bahsederken “il berigme tengri” (il everen tanrı) tabirini kullanırlardı. İnanışlarına göre tanrı, bazen milleti cezalandırır ve ilini elinden alırdı. Gök- Türkler milleti devletin esas sahibi ve koruyucusu olarak görmüşlerdir. Çünkü halk, devletin kurulması ve devamı için çalışmıştır. Millet; lisanca, dince, ahlakça müşterek olan yani, aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan bir zümredir.63 Başlangıçtan beri Türkler millet olmanın bilinci ile hareket etmişlerdir. Zor durumlarda da bu bilincin gereğini yerine getirmeye çalışmışlardır. Örneğin, Çinliler tarafından işgal edilen Doğu Göktürk Hakanlığı’nın halkı (Çin’in geleceğinin garantilenmesi amacı ile) Çince konuşmaya, Çinliler gibi giyinmeye ve Çin âdetlerini uygulamaya zorlanmışlardır. Ama İşbara Kağan bunu kabul etmemiştir. Çin’e vergi vereceğini, atlar göndereceğini, Çin’e bağlı kalacağını ama halkının Çinliler gibi yaşamasının mümkün olmadığını ifade etmiştir. Millet devletin ayrılmaz bir parçası, varlık sebeplerinden biridir. Eski Türklerde halk kelimesinin karşılığı “kün” idi. İl ve kün kelimelerini bir arada kullanmak bir alışkanlık olmuştur. Bu, devletin ve milletin birbirinden ayrılmayacağının bir göstergesidir. Bilge Tonyuyuk’un, İlteriş Kağan’ın zaferinin devletin ve milletin var olmasını sağladığını ifade etmesi bu birlikteliğin göstergesidir. Devletin başındakiler gibi halk da, devletin millet ile var olacağını idrak etmiştir. Bu nedenle nüfusun çokluğu devletin devamının teminatı sayılmıştır. Eski Türklerde, insan da (devlet gibi) özel hukuk ile donatılmış ve iktisâden hür bir hayat düzenini hedef edinmiştir. Mülkiyet kişiler için taşınır mallarda olduğu gibi ortak kullanılan arazilerde de mümkündür. Özel mülkiyet, kişi hakları ve hürriyetin teminatı sayılmıştır. Bulgarlar’da halk kendi arazisinden kaldırdığı ürünün tamamını kullanabiliyor, Hakan’a pay vermeyebiliyordu. Hazar Hakanı ve Oğuz Hakanı da teb’anın malına el sürmemişlerdir. Dip Notlar: 27 Mustafa Keskin, Atatürk’ün Millet Ve Milliyetçilik Anlayışı, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara 1999, s. 1. 28 Cihan Yamakoğlu, Devlet Olmak İçin, Akçağ Yay., Ankara 1993, s. 215
Bozkır hayatında Türk insanı tamamen hür bir hayat sürmüştür. Bu özgürlük havası öyle yaygındır ki her aile kendi içinde birer boy gibidir. Çoğu kez, birlikte göçen, birlikte savaşan halk, günlük hayatlarında birbirlerinden bağımsız birer grup görünümündedirler. Tarihleri boyunca çeşitli zamanlarda Çin tarafından saldırılara uğrayarak esaret altına alınan Göktürk’ler bu esaretten, bağımsızlık fikrinin yanında millet olma bilincine sahip oldukları için kurtulabilmişlerdir. Bir çok devlette üretim ve diğer faaliyetler için insan gücü kullanılırken, Türklerde bu ihtiyaç hayvanlardan karşılanmıştır. Hatta diğer toplumlarda bu amaçla kölelik müesseseleri oluşturulmuş. Bu tür insanlar sadece çalıştırılmak için yaşatılmıştır. Ama bozkır insanının özel mülkiyetle desteklenmiş hür hayat tarzı zamanla töre halini almıştır. 1.3.2. Türklerde Bağımsızlık, Egemenlik ve Otorite Devlet hayatında bağımsızlığın gerçekleştirilmesi, sâdece yönetici kadroların bu yolda çalışmasıyla değil, halkın da aynı şuur içinde olması ile mümkündür. Yani istiklâl düşüncesi bütün toplumda daima ortak bir arzu olarak var olmalıdır. Türk devletinde ve cemiyetinde umûmîyetle böyle bir ortak şuur hep olmuştur. Zira Türklerin her gittikleri yerde beylik, hanlık gibi hür ve müstakil siyasi teşekküller kurmak için çaba sarf etmeleri ve çoğu kez bunda başarılı olmaları, bağımsızlık konusundaki ısrarlı ve kararlı tutumlarını göstermektedir. İstiklal düşüncesinin temeli Türk kültüründe yatmaktadır. Bozkırlı Türk insanı istediği zaman yer değiştirme imkânına sahiptir. Bu imkân onun, karnını doyurabilmek için ne olursa olsun toprağını terk etmemek, onu koruyup hep orada kalmak zorunda olan yerleşik hayat insanından çok farklı bir yapıya sahip olmasına neden olmuştur. Ağır dış baskılar, hatta esaret gibi zor ve şiddetli zamanlarda yerleşik insan, çoğu kez bu zorluklara boyun eğmek zorunda kalmıştır. Ama bozkır insanı geçim kaynağı olan hayvanlarını sürerek hür iklimlere doğru göç edebilmişlerdir. Böylece bozkır insanı, hürriyetini kaybetmek suretiyle, insanlık onurundan fedakarlık etmek zorunda kalmamıştır. Çünkü bağımsızlığın kaybedilmesi, onur zedeleyici bir durumdur.29 Devlet kavramı, millet, ülke, egemenlik, örgütlenme öğelerini bünyesinde barındırmaktadır. İktidara sahip olmak egemenliğe (devlet kudretine) sahip olmakla mümkündür. Egemenliğe sahip olan güç diğer öğelere de sahip demektir. Çünkü egemenlik, emredici maddi kuvvet demektir. Dip Notlar: 29 Taner Tatar,Türk Yönetim Sistemi, Turan Yay., İstanbul 1997, s. 8
Eski Türklerde hükümranlık il’e aittir. Küçük illerde bütün il, bir millet meclisi durumunda idi. Halkın kaderini bu meclis yönetirdi. Büyük illerde boy beylerinden kurulu şölen adlı kurum, il’e ait işlere karar verirdi. Hakanlıklarda ise, millet meclisi görevini kurultay yerine getirirdi. Bu meclislerin çalışmalarına kenkeş denirdi. “İl mi yaman bey mi yaman” atasözü de hâkimiyetin hakanda olmayıp il’de olduğunu gösterir. Çünkü hakanı seçen ve tahttan indiren de yine kurultaydır. Savaş ve barış ilanı gibi önemli işler kurultayın kararı ile olurdu. Emretme yetkisi, hükmedebilme ve idari kuvvet anlamlarına da gelen hâkimiyet, kaynağı bakımından üçe ayrılır. Bunlar; gelenekçi, kanuni ve karizmatik hâkimiyettir. Gelenekçi hâkimiyet eskiden beri süre gelen ve değişmeyeceğine inanılan düzenin meşruiyetini benimsemeye dayanır. Kanuni hâkimiyet ise; hâkimiyetin esasının kanunlarla belirlendiği, hükmedenlerin objektif kurallara göre görev yaptığı hâkimiyet türüdür. Üçüncü tip hâkimiyet de karizmatik hâkimiyettir. Bu tipte hâkimiyetin kaynağı tanrıdır. Hükmetme yetkisi tanrı tarafından verilmiştir. Esas olan, tanrının verdiği ve yöneticiyi diğer kimselerden ayıran özellikler (karizma) dır. İşte Türklerdeki yönetim anlayışı bu türdendir. Türk hâkimiyetinin kaynağı tanrıdır. Tanrı hakanları göreve getirmiş, hakan tanrı istediği için, kendisine “kut” (devlet, iktidar, iyilik, talih) verdiği için yönetim hakkına sahiptir. Türk hakanı âdeta göğün yer yüzündeki temsilcisidir. Laszlo ve Radroff’a göre göçebe Türklerde, büyük ve küçük oymak yöneticilerinden hiçbiri seçme yoluyla iktidara gelmemiş ve hakanlık hiçbir zaman seçim yoluyla kazanılmamıştır. Devlet yönetme yetkisi bütün aile mensuplarına verilmiştir ve bu durum göçebe inanç ve düşünüş biçiminde hakanlık yetkisinin göğe ait olması ve tanrısallığı anlayışı ile ilgilidir. İşte bu nedenledir ki, eski Türk geleneklerinde kağan ailesinin ya da hanedanının kutsallığı açık olarak görülmektedir. Öyle ki hükümdar ailesine ya da hanedana mensup olanların kanının akıtılmasının yasağı Türkler Müslüman olduktan sonra da devam etmiş hatta Osmanlı hanedanı için de geçerliliğini korumuştur. Hükümdar ailesine mensup bir kişinin öldürülmesi gerektiğinde kanlarının akmaması için (çünkü o kan kutsal sayılıyordu) kendi oklarının kirişi ile boğulurlardı.30 Dikkat edilecek olursa görülür ki , her toplulukta bir otorite vardır. En basit bir insan topluluğu olan ailede dahi, babanın ev halkı ve çocuklar üzerinde otoritesi mevcuttur. Dip Notlar: 30 Mehmet Arslan, Kutangu-Bilig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı, İstanbul Üniversitesi Yay.3411, İstanbul 1987, s. 59.
Devlet, cemiyeti oluşturan birimler görünümündeki mesleki toplulukların ortak bir gayenin gerçekleşmesi konusunda teşkilâtlanmasından, tek ve sabit bir yönetim sistemine tabi olmasından meydana gelir .Şüphesiz böyle bir hadisenin meydana gelebilmesi için hakim bir iktidarın varlığına ihtiyaç vardır .Bu hakim iktidara devlet kudreti veya devlet iktidarı denir. Hâkimiyetin kaynağı konusunda yapılan diğer bir sınıflandırma da; hâkimiyeti dini bir esasa dayandıran teokratik görüş ve halka (siyasi topluma) dayandıran demokratik görüş şeklindedir. Hürriyet ve bağımsızlık Türk milleti için her dönemde temel hayat şartı olmuştur. Faaliyetlerini, kendi inanç ve düşünceleri doğrultusunda gerçekleştirmek, başka toplumlara bağlı olmamak, şartlar ve imkânlar ne olursa olsun bu uğurda mücadele etmek Türk milletinin asla vazgeçmediği hayat yolu olmuştur.31 Türk yönetim sisteminde hâkimiyetin kaynağı konusunda beslenen; ilahi görüş başka milletlerde de görülmüştür. Fakat, Türk yönetim sistemini diğerlerinden ayıran en önemli özelliği; yönetimin ilahi kaynaklı, ama dinî olmamasıdır. Diğer toplumlarda devlet başkanı, aynı zamanda tanrının bir elçisi ve dinin temsilcisidir. Devlet başkanının bu dini özelliği, doğal olarak onun hata yapmayacağı, mükemmel olduğu fikrini doğurmuştur. Türklerde ise ilahilik sadece görevle ilgilidir. Türkler Müslüman olduktan sonra hâkimiyet konusundaki inanç da İslâmî bir şekil alarak devam etmiştir. Yönetim Allah’ın nasîbi ve görevlendirmesidir. Karahanlı ve Gazneliler’de bâriz olarak yaşayan bu inanç Yusuf Has Hâcip’in ünlü eserinde de geçmektedir. Hâcip hakana seslenerek, yönetime kendi gayretiyle gelmediğini, Tanrı tarafından kendisine bu görevin bir lütuf olarak verildiğini söyler.32 Eske Türklerde hakanlar hâkimiyeti töre çerçevesinde kullanmak zorundadır. Hakan töreye uymazsa tanrı kut’unu geri alacaktır. Bu nedenle meşruluğun ölçüsü de töredir. Bu şekilde kalıplaşmış olan bu inanç yüzyıllarca Türklerin hayat tazını belirleyen ölçü olmuştur. Selçuklular ve Osmanlılarda da, hükümdârın kendi insiyatifi ile değil, belli başlı kurallara (töre, fıkıh, kurul kararları, fetvalar, vb) hükmetmesi zorunludur. Ayrıca hükümdarın bizzat kurallara uyması, halkın güvenini kazanabilmesi için çok önemli bir ölçüdür. Dip Notlar: 31 Süleyman Kazmaz, Atatürk’ün İstediği Medeniyetin Işıkları, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 1997, s. 27. 32 Abdülkadir Karahan, Türk Kültür Ve Edebiyatı, M.E.B. Yay. 160, İstanbul 1998, s. 23
Türklerin çok sıkı bir şekilde bağlandığı istiklal kavramı bozkır hayatının temelidir. Bu temel fikir bazı eserlerde de dile getirilmiştir. Asya Hunlarında, Hun devlet meclisinde, “İstiklale karşı hayranlık duymak ve tabiiyeti yüz kızartıcı saymak bizim geleneğimizdir. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız devletimizi (istiklalimizi), Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız varken devletimizi korumalıyız” şeklinde yapılan konuşma Çin yıllıklarına da konu olmuştur. Eski Türkçe’de belli bir boyun ya da bir topluluğun istiklali, “oksızlık” kavramıyla anlatılmıştır. Orhun Abidelerinde de bağımsız devlet “kağanlık” olarak belirtilmiştir. Fetret devri sırasında halkın yakınmaları da bunu doğrulamaktadır. “İli olan bir budun idim, şimdi ilim nerede? Kağanlık bodun idim hani kağanım?” İstiklalden mahrum kalınca, bey olmaya layık oğlun kul, hatun olmaya layık kızın cariye olmasından yakınan Bilge Kağan ise, Türk devletinin ve istiklalinin devamına olan inancını şöyle ifade etmiştir. “Yukarıda gök çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe Türk budununun İl’ini, töresini kim bozabilir ?” 1.3.3. Türk Siyasal Kültüründe Devlet Doktrini Temelleri bozkır hayatı içinde atılan Türk siyasi hayatı, gün geçtikçe daha da gelişmiş ve bünyesine yeni oluşumları katarak yayılmıştır. Zamanla, yaşanılan hayatın siyasallaşması ve teşkilatlanmanın sağlamlaşması devletin oluşumunu beraberinde getirmiştir. Devletin olu şmasında ve gelişmesinde, Bozkır insanının kültür yapısı, bu yapı içinde şekillenen sosyal yapı, ayrıca tüm hayatı etkileyen hatta düzenleyen Türk töresi büyük etkiye sahiptir. Devlet kurumunun sağ lıklı olarak varlığını devam ettirebilmesi, görevlerini tam yapabilmesi ve bünyesindeki insanların mutluluğunun sağlanması için, uygulamada bir takım ilke ve kurallara bağlıdır. Bu ilke ve kurallar o toplumun devlet anlayışından ve siyasi karakterinden doğar.
1.3.4. Türk Devletinin Kaynakları 1.3.4.1. Bozkır Hukuku- Kültürü Bozkır Türk Kültürü kamu hukuku, özel mülkiyet, serbest çalışma, imtiyazsızlık, hükümranlık, karizmaya dayanma, töre hükümlerine uyma, besicilik ve çobanlık, birleştiricilik, askeri karakter ve dinî tolerans gibi özelliklere dayanır. Bozkır hayatı, geniş bozkırlarda maksatsız bir şekilde, plansız, karmaşık ve düzensiz bir hayat olarak düşünülmemelidir. Plansız olarak belki ancak Kuzey Sibirya’nın ormanlarında Tunguz’lar dolaşmaktadır. Onlar tesadüfen bol av ganimetine rastladıkları yerde geçici olarak kalırlar. Ama Türk bozkır hayatı çok sıkı disipline, düzene ve sorunsuz bir organizosyon anlayışına dayanır. 33 Bozkır Türk kültürü göçebe kültürü ile karıştırılmamalıdır. Bozkır Türklerinde ekonomide sistemli bir besicilik, inançta tek tanrı inancı, hukukta evrensellik, ailede adalet, mazide tarihîlik, ahlâkta alplık ve benzeri özellikler varken göçebelerde daha çok asalak ekonomi, çok tanrıcılık, aile çevresini aşmayan bir hâkimiyet anlayışı görülmektedir. Türk maddi kültüründe temel olan at ve demir, göçebelikte yoktur.34 Toplumlar yaşadıkları coğrafyanın etkisi altındadırlar. Eski Türkler Orta Asya’nın bozkırlarında tarih sahnesine çıktılar, yedikleri hayvan eti, giydikleri hayvan derisi veya yünlerinden dokudukları giysilerdi. Ehlileştirdikleri hayvanlara otlaklar ve sular gerekiyordu. Oysa bu bakımdan Orta Asya pek cömert değildi. Bilhassa kurak yazlarda yağmur damlalarını ve çabucak kuruyan yeşillikleri yakalamak zorundaydılar. Bir de, kışın kışlaklarda yazın yaylalarda yaşamak zorunda olduklarından bir yerden kalkıp bir yere konan topluluklar halinde idiler. Bu devamlı göç hayatı, düzenli ve disiplinli hale gelmelerinde önemli bir etken olmuştur. Bozkırlardaki hayvan besiciliği için yaz ve kış konaklama yeri çok önemliydi. Zira gelişi güzel seçilmiş bir yer, hayvanların telef olmasına neden olabilirdi. Kış ve yaz aylarında kalınacak yerin kesin şartları vardır. Kış aylarında mevsiminin şiddetine karşı korunabilmek için ormanlık bir arazi ya da derin bir vadi seçilirdi. Yaz aylarında da sulak, otlağı bol ve açık bir yer seçilirdi. Dip Notlar: 33 Laszlo Rasonyı, Tarihte Türklük (Çev. H. Zübeyr Koşay), Türk Kült. Arş. Ens. Ank. 1971, s. 48. 34 Kafesoğlu, Türk-İslâm Sentezi, Aydınlar Ocağı Yay. 17, İstanbul 1985, s. 44.
Bozkır hayatı yaşayan insanlar için, düşmanın nerede ve ne zaman ortaya çıkacabileceği belli değildi. Bu nedenle her an savaşa hazırlıklı olmak zorundaydılar. Bir anda görünen düşman çok kısa bir sürede her şeyi yok edebilirdi. Böyle bir tehlike altında yaşayan bozkır insanı, savaşçı ve teşkilâtçı bir yapıya sahip olmuştur. Can güvenliğinin yanında mallarının ve meraların korunması konusunda da bazı hukukî anlaşmalar yapmak gereği duymuşlardır. Zor şartlar içinde yaşayan bozkır insanı; ahlâk, terbiye, mertlik, insaniyet, kahramanlık, bahadırlık ve cesaret bakımlarından oldukça yüksek bir derecededir. Eşitlikçi dayanışmacı hoşgörülü olmak, bozkır hayatının temel özellikleridir. Üstelik Türk toplumunun temel değeri, töresi bozkır kültürüne bağlıdır. Nitekim bozkır kültüründe, özgürlük, eşitlik, kardeşlik ilkeleri çok net olarak izlenmektedir. Ne var ki bu saf örgütlenmeye dayanan toplum düzeni ve onu izleyen yönetim dönemi önemli ölçüde fetih-yağma ekonomisine bağlı olduğundan ve yine diğer kabilelerle mücadelelerin devamlı olarak sürüp gitmesinden dolayı sınıfsal toplumu destekleyen bir çok yazar tarafından acımasızca eleştirilmiştir.35 1.3.4.2.Sosyal Yapı Eski Türklerde ilk sosyal birlik ailedir. Aile bütün toplumun çekirdeği durumundadır ve kan akrabalığına dayanır. Tip olarak geniş aile şeklinde görülse de, Türk ailesinin küçük aile tipinde olduğu daha doğrudur. Çünkü Türk ailesi “genose” ve “zadruga” tipi aileden farklıdır. Zira genose ve zadruga tipi ailede, aile halkı aile reisinin birer mülkü gibidir ve onlara çok sert davranılır. Türk aile yapısında ise eşitlik ve ortaklık esastır. Ortaklık, aile içinde olduğu gibi aileler arasında da görülür. Otlakların ortak kullanımı da bu konuda güzel bir örnektir. Türklerde sosyal yapının temelinde, toplumun çekirdeği olan aile vardır. Türk ailesi, birçok yönüyle devlet teşkilâtı ve siyasi sistemin temeli olmuştur. Çünkü birçok açılardan devlet ile aile arasında benzerlikler vardır. Türk devleti adeta ailenin gelişmiş halidir. Türk ailesi, babanın egemen olduğu ailedir. Baba, ailenin reisi ve koruyucusudur. Eski Türklerden beri var olan eşitlik prensibi aslında aileden başlamaktadır. Hatta, Türk milletinin de temeli olan Türk ailesi, dünyanın en demokrat ailesi olarak gösterilmiştir. Türklerde kadınların haklarına da azami derecede saygı gösterilmiştir. Eski Türklerde kadın hukuk bakımından erkekle eşit tutulmuş, hatta bazen üstün olmuştur.36 Dip Notlar: 35 Halil Berktay, Türkiye Tarihi, Cilt:1, Cem Yay., İstanbul 1995, s. 285. 36 Ziya Gökalp, Türk Ahlakı, Toker Yay., İstanbul 1975, s. 192.
Her toplumda aile ve aile içindeki sistem toplum düzeninin bir özetidir. Dolaysı ile aile tipinin ve ilişkilerinin değişmesi, devlet hayatına da yansıyarak çeşitli cephelerde değişikliğe yol açmaktadır. Türk ailesine ait esaslar, eski Türk siyasi ve sosyal sistemine, kuruluşlara ve fertlerin davranışlarına yansımıştır. Türk toplumundaki özel mülkiyet, kişisel hukuk, adalet, inanç serbestliği, insanların korunması vb. konularda devletin baba olarak anılması, Türk ailesinde babanın yerini ve görevlerini belirtmesi açısından dikkat çekicidir. Eski Türk Devleti iki sosyal öğeye dayanmaktadır: Aile ve ordu. Baba ailenin reisi ve evin beyidir. Ailede kendisine “beğ” (bey) şeklinde hitap edilir. Burada babanın evin beyi, yani her şeyiyle (geçim, düzen, huzur) meşgul olmak zorunda olan kişi olduğu anlaşılır. Boy liderlerinin “beğ” olarak anılması da, boy beyinin; babanın aile içindeki görevlerine benzer görev ve sorumluluklarının olmasından kaynaklanır. Türk erkeği günlük hayatında genellikle ailenin geçimini sağlamak, mal edinmek ve kendi mesleği ile meşgul olmak durumundadır. Atını ve silahlarını kullanmak, onlarla talim etmek de aksatmaması gereken rutin işlerindendir. Kadın ise genellikle ev işleri ile meşgul olur, ekonomik faaliyete katkıda bulunurdu. Aynı zamanda silah kullanmayı ve ata binmeyi bilir, gerekli hallerde silah kuşanarak savaşa katılırdı.37 Türk aile anlayışına göre aile reisi, öncelikli olarak ev halkını düşman tehlikesinden, kötü alışkanlık ve işlerden korumalı, ailesinin tüm fertlerini gerekli olgunluğa ulaştırmalı ve onları eğitmelidir. Aile reisi ailesinin sağlığını korumalıdır. Kendi ailesinden başlayarak herkese eşit davranmalıdır.38 Ailelerin sosyal bünyesinin genişlemesi, toprak ve nüfusunun artmasıyla yeni bir birlik oluşmaya başlamıştır. Oğuzca’da “oba” olarak anılan bu birim, ailelerin birleşmesinden oluşan birliktir. Buradan; birbirlerine akrabalık bağı ile bağlanmış ailelerin bir araya gelmesi ile oba oluşmaktadır. Birlikte yaşayan ve birlikte konup-göçen en küçük oluşumdur. Bu şekilde obanın bir müddet bir yerde kalmasına “örük” denir. Obada bir kargaşa bir baskın olması halinde herkes birbirinin yardımına koşar, düşmana karşı bölükler halinde savunma yapılırdı. Dip Notlar: 37 Reşat Genç Kaşgarlı Mahmut’a Göre XI.yy Türk Dünyası, Türk Kültürünü Araştırma Ens., Ankara 1997, s. 69. 38 Kınalızâde Ali Efendi, Devlet ve Aile Ahlakı, Haz. Ahmet Kahraman, Tercüman 1001 Eser,s. 217.
Ailelerin ve soyların bir araya gelmeleriyle boylar oluşmuştur. Eski Türkçe’deki söylenişi “bod” şeklidedir. Başında, boydaki iç barışı ve dayanışmayı sağlamak zorunda olan boy beyi vardır. Bey hak ve adaleti sağlamak, gerektiğinde silahla boyun menfaatlerini korumakla yükümlüdür. Boyun siyasi bir mahiyeti vardır. Ama genellikle boylar il ile birlikte hareket ederler. Boyların belirli arazisi, savaşçı kuvvetleri, mülkü ve hayvan sürüleri vardır. Başka milletlerde boy benzeri kurumların başında bulunan lider, aynı zamanda dini liderliği de üstlenmiştir. Ama Türklerde boy beylerinin böyle bir özelliği yoktur. Ailede ve bod ‘da var olan yardımlaşma ve dayanışma boylarda da mevcuttur. Bozkırda sık sık saldırı ve çatışmalar yaşanırdı. Bu saldırılar dışardan gelen ve boyun mallarına yönelik olarak yapılan saldırılardı. Böyle saldırı zamanlarında telaş ve korku yaşanırdı. Boydaki herkes birbirine yardım eder, saldırılara hep beraber karşı konurdu. Bozkır hayatının bu tür zorluklarıyla yaşayan insanlar, doğal olarak savaşçı birer kişiliğe sahip idiler. Ayrıca boylarda belirli zamanlarda düzenlenen şenliklerde hem hazırlanan yemekler yenir, hem de şenlik sonunda katılanların tüm eşya ve gereçleri “yağma” etmelerine izin verilirdi. Boyların kendilerine ait hak ve yetkileri vardı. Bu hak ve yetkilerini devlete karşı da koruyabilirlerdi. Her boyun kendine ait arazisi, askeri gücü ve hayvan sürüleri vardı. Bu sürülerini diğerlerinden ayırabilmek için boyu simgeleyen damgaları vardı. Barış zamanında ayrı kullanılan bazı güç ve imkânlar savaş zamanında ortak kullanılırdı. Boyun başında bulunan boy beyi devlete karşı sorumlu idi. Kendileri savaş kararı alabiliyor ya da barış yapabiliyorlardı. Boy beyleri cesaretli, mali kudreti yerinde olan, doğruluğu ile tanınmış kimseler arasından belirli bir heyet tarafından seçilirdi. Bu heyet Türk devletlerinde görülen danışma meclisinin en küçük şeklidir. Oğuzlarda olduğu gibi diğer Türk kavimlerinde de iller boylardan meydana gelmekteydi. Boyların birleşiminden meydana gelen ama devletten küçük olan geniş birlik budun olarak adlandırılırdı. Zira Kaşgarlı Mahmut da budunu bugünkü millet anlamında değil, daha dar anlamda ve Türk milletini meydana getiren başlıca halk kitlelerini ifade eder şekilde kullanmıştır. Zira devlet içinde başlıca boy birlikleri kendi içinde bağımsız birer kavim durumunu korumuşlardır. Bu yüzden budun, milletin tamamını değil belli bir kısmını ifade etmektedir. Özellikle Kaşgarlı Mahmut da eserinde bütün milleti “Türkler” kelimesi ile ifade etmiştir.
Budunun ileri gelenlerine budun başkanı, adı ve şanı olan kimse anlamında “atlığ” denirdi. Boylarda olduğu gibi budunun başında da bir bey vardır. Boylardaki âdetin devamı olarak budun içinde de yağma olayları vardır. Budunlar bazen beyin sahip olduğu bir mülkiyet olarak karşımıza çıkar. Budun hayatında bazen “ternek” denilen bir olay görülür. Yani zaman zaman kurultaya benzer bir toplantı yapılarak budun ileri gelenleri günlük hayatla ilgili kararlar alırlar. Budunda her zaman işler yolunda gitmemekte, karışık ve telaşlı zamanlar da yaşanmaktadır. Bunun nedeni dışarıdan gelebilecek baskın, saldırılardır. Boylar ve budunlar bir araya gelerek ili (devleti) oluşturmuştur. Türk devleti, en küçük toplumsal birim olan ailenin büyümesi, boy ve budun gibi safhalardan geçmesiyle ulaştığı sonuçtur. Bu nedenle devletin bir çok özelliği ailenin yapısından gelen özelliklerdir. Devletin başında hakan, kağan, yabgu, ilteber gibi çeşitli isimlere sahip olan yöneticiler bulunurdu. Yanında da belli yetkilere sahip olan eşi (hatun) bulunurdu. Hakan, tanrının kendisine yüklediği yönetim görevini en iyi şekilde yerine getirmekle yükümlüdür. 1.3.4.3.Türklerde Töre ve Yasalar Eski Türk anlayışını şekillendiren ve devlet sistemini düzenleyen temel unsur töredir. Örf ve âdet hukuku olan Türk töresinin başlangıcı hakkında farklı görüş ler ileri sürülmüştür. Devlet yönetimi açısından önemli olan husus, törenin bilgeler tarafından konduğuna inanmak ve onların uygulanmasıdır Anlamı çok geniş olan töre, devletin kuruluş ve işleyiş düzenini de ifade eder. Töreyi oluşturan temellerin ortaya çıkışı şu şekillerde olmuştur: a - Gelenek şeklinde yavaş yavaş oluşanlar. b - Hunların halk tarafından kabul gören buyrukları. c - Halk toplantılarında (kurultay) verilen kararlar. Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukuki ve sosyal bir değer kazanması ile oluşan, genellikle kanun anlamında anlaşılan töre, eski Türk hayatını düzenleyen mecburi normlar bütünüdür. Bu bütün, yani kanunlar millîdir. Töre ahlaki, sosyal, hukuki ve siyasi birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuştur. Böylece insanlığa kendi gerçeklerini bildirmek ve onları refah içinde yaşatmak için devlet gibi, insanlığa faydalı, yüksek bir sistem meydana getirmiştir. Eski Türkler için töre hükümleri âdeta onların dini gibidir. Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Sosyal ve hukuki normların bir çeşit toplamı sayılan töre; zamana uygun yaşamanın gerektirdiği değişikliklere açıktır.
Bu şekilde kendi varlığını, türlü şekillerde toplum hayatına yansıtarak devam ettirmiştir. Dolayısıyla törenin geçmişi binlerce yıl önceye dayanmaktadır. Mete, Atilla, Cengiz ve Timur gibi hükümdarlar hep örfi kanunlara (töreye) tabi olmuşlardır. Dolayısıyla bozkırlardan Anadolu’ya, binlerce yıldan beri temel esasları bozulmadan gelen bir töre yansımıştır. Devletlerin teorilerle değil, sosyal gerçeklere uygun bir şekilde idare edilebileceğini,çok eskiden beri anlayan Türk hakanları, töre üzerinde yer ve zamana uygun olarak, meclislerin de onayını almak şartıyla değişiklikler yapmışlardır. Bununla birlikte törenin, anayasa hükmünde değişmeyen prensipleri de vardır. Bu prensiplerin başlıcaları; konilik (adalet), uzluk (iyilik), tüzlük(eşitlik), ve kişilik (insanlık) tır. İşte binlerce yıl değişmeden süregelen hükümler de bunlardır. Töre Türk örf ve geleneklerinin kesin hükümlerinin birliğidir. Orhun Abidelerinde töresiz bir devletin var olamayacağı belirtilmiştir. Buradan anlaşılacağı gibi, eski Türklerde kanunsuz ya da hükümdarın şahsi iradesine bağlı bir yönetim şekli asla olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar da kararlarını töreye göre vermiştir. Böylece halk doğrudan doğruya törenin himayesi altında bulunmaktadır. Türk töresi, alanına göre oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezalar çok ağır olmasına rağmen, töre Türk cemiyetinin bel kemiği olduğundan, hiç kimse cezalara ya da oranlarına itiraz etmemiştir. Törenin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes en baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin binlerce yıllık hayat tecrübelerinden süzülerek gelmiş kurallar bütünüdür. Türklerin birlik beraberlik içinde yaşamasını sağlayan en önemli unsur töredir. Töre, her şeyden önce gelir ve sosyal nizamı sağlardı. Türk yönetim sisteminde hükümdarın yetkilerini meclisler (kurultay ve hükümet) sınırlandırmıştır. Hem hükümdarın hem de meclisin üstünde de töre vardır. Ne hakan ne de halk sistemin herhangi bir unsurunun sınırlarını törenin belirlediği çerçevenin dışına çıkarmaya yetkili değildir. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirmek mümkündür. Yöneticiler fani, töre ise bakidir. Türk yönetim sistemini töre sistemi olarak belirtmek de yanlış olmayacaktır. Nitekim “il gider, töre kalır.”

İKİNCİ BÖLÜM

TÜRKLERDE DEVLET ANLAYIŞI DOKTRİNİ 2. Türk Devletinin İlkeleri 2.1.Adalet ve Hukukun Üstünlüğü Türk devletlerinin ilk dönemlerden beri hükümdarlara yüklediği en önemli görevlerden biri, iyi yasalar koymaları ve bu yasaları en iyi şekilde uygulamalarıdır. Elbette ki Türk devlet başkanları merkezde ya şıyordu. Eyaletlerde bizzat adaleti uygulayamıyorlardı. Bu fiziki olarak da imkânsızdı. Bu nedenle, başkentten eyalet teşkilâtlarına doğru dağılan bir adalet sistemi kurulmuştur. Devlet başkanı ülkede adaletin kurulmasından kendisini sorumlu tutmaktaydı. Zaman zaman başkentteki mahkemeye bizzat katıldıkları, hatta önemli davalarda sorgulamaları kendilerinin yaptığı görülmüştür. Toplumun refahı, huzuru ve mutluluğu adaletli bir düzenin kurulmasıyla mümkündür. Türk toplumunun yapısı da bu adaletin sağlanması için çok müsaittir. Zira sınıf veya kast esasına dayanmayan bir devlet sistemi mevcuttur. Türk devlet düzeninin temelinde bilindiği gibi adalet yatmaktadır. Balkanlarda ezelden beri bulunan Türk Hakanlıkları bu sebepten Osmanlı hâkimiyetine girmişlerdir. Adalet konusu, Türk tarihinde önemli bir yere sahip olan Kutadgu Bilig eserinde de sıkça yer almıştır. Adaletin esasını da kanunular oluşturmaktadır. Bu kanunlar Türk inancına ve Türk töresine dayanmaktadır. Kanunlar hiç kimseye imtiyaz tanımazlar, hatta hükümdara bile. Zira hükümdarlar da kanun önünde belirli görevlere sahiptir.39 Toplumun can damarı yönetenlerle yönetilenler arasındaki uyumdur. Bu uyumu sağlamak da ancak adaletle mümkündür. Bu konuya çok önem veren eski Türkler, yöneten-yönetilen arasındaki uyuma “tüz” (düz olmak) demişlerdir. Kutadgu Bilig’de devletin temelini adaletin teşkil ettiği şöyle anlatılmıştır: Bir gün hükümdar üç ayağı birbirine bağlanmış gümüş bir taht üzerine oturmuştur. Elinde büyük bir bıçak tutmaktadır. Solunda acı bir ot, sağında ise şeker bulunmaktadır. Veziri tüm bunların sebebini kendisine sorduğunda ona şu cevabı verir. “İşte bak ben adalet ve kanunun temsilcisiyim. Dikkat et, bunlar kanunun vasıflarıdır. Bu üzerinde Oturduğum tahtın üç ayağı vardır. Üç ayak üzerinde hiçbir şey bir tarafa meyil etmez. Her üçü Dip Notlar: 39 Ahmet Tacemen, Türk Kimliği, C. II, Niğde Üniv. Yay., (4), Niğde 1998, s. 180.
düz durdukça taht sallanmaz. Eğer üç ayaktan birisi yan yatarsa diğer ikisi de kayar ve üzerine oturan yuvarlanır. Bak benim tabiatım da yana yatmaz, doğrudur. Eğer doğru eğilirse kıyamet kopar. Ben işleri doğruluk ile hallederim, insanları bey veya kul diye ayırmam. Elimdeki bu bıçak biçen ve kesen bir alettir. Ben bıçak gibi keser atarım. Hak arayan kişinin işini uzatmam. Şeker, zulme uğrayarak benim karşıma gelen ve adaleti bende bulan kişi içindir. O insan benden şeker gibi tatlı ayrılır. Acı ot ise zorbalar ve doğruluktan kaçan kimseler içindir. Bunlar kavga edip bana gelen ve verdiğim hükümden dolayı hint ilacı içmiş gibi yüzlerini ekşitirler. Benim bu asık suratlılığım, sertliğim bana gelen zalimler içindir. İster oğlum, ister yakınım veya hısımım olsun, kanun karşısında benim için bunların hepsi birdir. Hüküm verirken hiç biri beni farklı bulamaz. Beyliğimin temeli de doğruluktur.” Adaletin uygulanması için yasaların olması ve hükümdarların adil olmaları yeterli görülmemiştir. Hükümdar adına yasaları yurdun her yerinde uygulayacak olan memur ve hakimlerin de üstün seviyede olmalarına dikkat edilmiştir. Adaletin gerçekleşip gerçekleşmediğini hükümdar çoğu kez bizzat kontrol etmiştir. Tabi ki devletin büyümesiyle sınırlar genişlemiş, zamanla böyle bir şeyin yapılması artık mümkün olmamıştır. Adaletin uygulandığından ve yerini bulduğundan herkesin emin olması için mahkemeler kesinlikle aleni yapılmıştır. Davalara bakmak üzere yapılan oturumlarda kadıların yanında bir bilir kişi heyeti bulunmaktadır. Sicile geçen kararların altında adları bulunan beş, altı bazen daha fazla bulunan bu şahitler heyeti mahkemeye jüri mahiyeti kazandırmışlardır. Adalet kavramı eşitliği özünde taşır. Sanık veya davacının sultan veya aciz bir kişi olması sonucu asla etkilemez. Adalet, sadece halkın çoğunluğunu oluşturan Müslümanlar için geçerli değildir. Mahkeme ve divan önünde Hıristiyan ve Museviler de Müslümanlarla aynı seviyededir. Onlara hiç bir farklı muamele yapılmadan kararlar adaletle uygulanır. Onlar da kanun çerçevesinde mahkemeye başvururlar, problemlerini divana götürebilirler, savunmalarını yapabilirler ve haklarını savunabilirlerdi. Türkler kendi aralarında olduğu gibi yabancıların da düşünce vicdan özgürlüklerine her zaman saygılı olmuşlardır. Türkler hukuki konularda olduğu gibi inanç özgürlüğü konusunda da yabancılara daima anlayışlı davranmışlar ve baskı yoluna sapmamışlardır. Eski Türk devletlerinde çeşitli inançlardaki insanlar, inançlarına göre rahatça hareket edebildikleri gibi Selçuklu ve Osmanlılarda da bu anlayış ve hoşgörü her zaman olmuştur.
Türk devlet geleneğinde zulmün yeri olmadığı “zor kapıdan girince, töre bacadan çıkar” tabiri ile anlatılmıştır. Bir başka sözde devlet hayatında zulmün küfürden beter olduğunu anlatmaktadır: “Melik inkar ve küfürle ayakta kalabilirse de zulümle ayakta kalamaz.” Türk İslâm devletlerinde hükümdarlar adaletin uygulanması için kendilerini sorumlu hissetmişlerdir. Adalet kanundan ziyade insanla ilgilidir. Kanunu uygulayanlarda yeteri kadar sorumluluk duygusu yoksa, kanunun uygulandığı insan da hakkına razı değil ise, adaletin varlığı söz konusu değildir. Hatta bu konuda kanunları eksiksiz uygulanması da yeterli olmayabilir. Hakkından fazlasına sahip olmak isteyenler kanunlarda bulunan boşlukları kendi menfaatlerine kullanabilirler. Bu nedenle adaletli bir sistemin temeli vicdanlarda atılırdı. Dünyaya 20.yy’ın başlarına kadar hakim olan “Türk gibi güçlü” tespiti hâla yaygındır. Bundan önce 18. asrın başlarına kadar “Türk gibi adaletli tespiti güçlü idi. Tarihte bunun birçok örneği yaşanmıştır. Bulgaristan dolaylarında Türkler, haksızlığa uğradıklarında “sen Türk değil misin?” diye sorarak Türklerin adaletsizlik yapamayacaklarına olan inançlarını belirtirlerdi. Türk töresine göre, kanunlar her çeşit zulmü önler. Adaletli olmak töreye dayanan yasaları uygulamakla mümkündür. Töre kanunları tüm ülkede eşit bir şekilde uygulanırsa ülke adil ve güçlü hale gelebilir. Türkler, adaleti yüksek düzeyde uygulamış, yeni ele geçirilen ülkelerde bu konuda yaptıkları uygulamalarda birçok yabancının hayranlığını kazanmıştır. Bu durum birçok yabancının Türk egemenliğini istemelerine de sebep olmuştur. Bu konuda Atatürk “Bizim milletimiz ve hükümetimiz adalet düşüncesi ve adalet anlayışında hiçbir milletten aşağı değildir. Belki tarih bu konuda yüksek olduğumuza tanıklık eder.” diyerek Türk adaleti hakkında bizlere ipuçları vermiştir. Töre, çok uzun zamanda oluşmuş ve ortamın gereklerine uygun küçük değişiklik ve uyarlamalar yaşamıştır. Devletin kuruluşunu ve işleyişini düzenleyen hükümlere ana töre denir. Temeli çok eskilere dayanan ana-töre Gök-Türk devletinin kuruluşuyla tam şeklini almıştır. Abidelerde de il ve töre kelimeleri sık sık ve yan yana kullanılarak ikisi arasındaki sıkı ilişki vurgulanmak istenmiştir. Töre yalnız devleti değil devlet dışındaki toplum hayatın da düzenler. Bu fonksiyonundan dolayı töre, toplumun düzenleyicisi olarak kabul edilmiştir. Töre zaman ve çevreye uygun olarak yenilenmesine rağmen değişmeyen amaçları vardır. Könilik (adalet), uzunluk (iyilik, faydalılık), tüzlük (eşitlik) bu amaçlardandır. İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılarda tabii olarak İslâmiyet’ten dolayı hukuk sisteminde büyük değişiklikler olmuştur. İslâm devletinde özel hukukun yorumu ve geliştirilmesi hukuk bilginlerine bırakılmıştır.
Osmanlı devletinde padişahın kendine ait olan özel hukuk konuları dışında, kanun koyma yetkisini kullanması belirli kurallara bağlanmıştır. Kamu düzenini ilgilendiren bir konuda yapılacak düzenleme; ilgili devlet adamları veya makamlarınca, gerekirse din adamlarından oluşan bir gurup tarafından hazırlanır ve yine şeyhülislâmdan onay (fetva) alınarak uygulanırdı. Hukukun üstünlüğünü sağlayan ve hukuk kuralarını uygulayan adliye teşkilâtı Selçuklularda şer’i ve örfi yargı sistemi olarak iki bölümde gelişmiştir. Şer’i davalara bakan kadıların atanmaları, siyası iktidarı elinde tutan sultanın yetki alanı içindedir. Anarşi, itaatsizlik ve siyasi suçlar gibi davalara bakan örfi mahkemeler ise merkezde teşkilâtlanmıştır. Kendi çağına göre çok ileri bir hukuk sistemine ve uygulamasına sahip olan Osmanlılarda40 hukuk sisteminin temelini İslâm Hukuku oluşturmuştur. Osmanlı hukukuna göre sistemin temeli şura prensibidir. Bu prensip devlet adına ve devlet işleri için alınacak kararların seçilmiş bir yetkili kurul tarafından alınmasını ifade eder. Osmanlı hukuku da Selçuklularda olduğu gibi şer’i ve örfi olarak uygulanmıştır. Hukuk sisteminin başında kadılar bulunmaktaydı. Doğrudan doğruya merkeze bağlı ve ülkenin en küçük yerine kadar gitmiş olan Osmanlı hukuk teşkilâtı devlet hizmetlerinin götürülmesinde ve devlet kurumlarının sağlıklı çalışmasında çok mühim rol üstlenmiştir. Görüldüğü gibi Eski Türklerde, İslâm öncesi devirde ve İslâmiyet sonrası Türklerde hukukun üstünlüğü kuralına azami derecede uyulmaya çalışılmış, adalet geciktirilmeden uygulanmıştır. Böylece Türk adalet sistemi tüm dünyada ün salmış herkes Türk adaletine sığınmıştır. Bu durum, Türklerde ilk çağlardan beri var olan “Türk Cihan Hâkimiyeti” ülküsünün gerçekleştirilmesi yolunda önemli bir adım olmuştur. 2.2.Sınıfsızlık Bir toplumda sosyal sınıflar siyasi, dini, iktisadi sebeplerden kaynaklanır. Eski Türk toplumlarının aristokratik bir şekilde yapılandığı kanısı yaygındır. Bu kanaati paylaşanlara göre Türk toplumlarında halk ve beyler diye iki zümre bulunmaktadır. Bir de bunların üstünde yüksek devlet ricali sayılan kimseler vardır. Sonra da hükümdar ailesinden teginler, hakanın vekili yabgular vardır ve hepsinin üzerinde hakan yer almıştır. Gerçek şu ki Türk devletlerinde bu unvanlar kalıcı değil, yönetimle ilgili yetkileri ifade etmektedir. Dip Notlar: 40 M.Ali Ünal, Olaylar ve Türkiye, Alsancak Dergisi, Isparta 1998, s. 5.
Türklerde başarı kazananlara toplumda ve devlet hayatında yükselme şansı verilmiştir. Yönetici zümreden olsalar bile beyler, vergilerden, cezalardan ve diğer kanuni yükümlülüklerden muaf değildirler. Klasik anlamda sınıflaşma olsaydı, sınıflar arası geçiş mümkün olmazdı. Asaletin dar bir alana; sadece hükümdar ailesine ait olduğu görüşü de doğru değildir. Hanedana mensup bir hakan kendisine verilen yönetme görevini yerine getiremezse “Hakan kutu toplamadı” denilerek tahttan uzaklaştırılmıştır. Oğuz Han soyundan gelmek yeterli olsa idi devlet ricaline hiçbir şekilde dokunmak, etki etmek mümkün olmazdı. Orhun Abidelerindeki “O halktan birisi idi, ona beyliği biz verdik” cümlesi de Oğuz Han ailesinin durumunun klasik aristokrasiden farklı olduğunu göstermektedir. Yönetici zümreye dahil olup olmamak bakımından eski Türk toplumlarını ikiye ayırmak mümkündür. Kuzey Türklerinde yöneticilerden olanlara “aksuyek” olmayanlara da “karasuyek” denmiştir. Bu deyimler ak-kemik, kara-kemik şeklinde de karşımıza çıkmaktadır. Hâkimiyeti elinde bulunduranlar boylarını, kendisine bağlı diğer boylarından ayırmak için kendi boylarına “ak” diğerlerine de “kara” tabirini ekleyerek onları anmışlardır. Türklerin değişik dinlere karşı hoşgörülü olmaları, uzun zamanda oluşabilen ruhban sınıfının doğmasına engel olmuştur. Daha sonra İslâmiyet’i kabul etmeleri de dini bir sınıfın doğmasını engellemiştir. Çünkü İslâmiyet’te imtiyazlı bir sınıf yoktur. İslâmiyet özünde eşitlik prensibini taşıdığından herhangi bir şekilde sınıflaşmaya izin vermez. Siyasi bakımdan sınıflaşmayı Türk devletlerindeki liyakat anlayışı devamlı olarak törpülemiştir. Yüksek görevlerin irsileşmemesine çok dikkat edilmiştir. Bir, iki olay dışında Selçuklu ve Osmanlılarda aynı mevkilere peşpeşe aynı soydan kimseler tayinler edilmemiştir. Bu konudan olmak üzere, bir kişi eyalet valiliğinde ancak iki yıl kalabilmekteydi. İktisadi bakımdan doğabilecek sınıflaşma da Türklerin göçebe hayat tarzları, dinleri ve boy anlayışları sebebi ile, daha ilk dönemlerden engellenmiştir. Sular, yaylalar, kışlaklar boyun ortak malıdır ve herkes tarafından kullanılabilirdi.41 Dip Notlar: 41 Nevzat Köseoğlu, Türk Dünyası Tarihi ve Türk Mediniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Neşr., İstanbul 1991, s. 33.
Türkler Müslüman olduktan sonra toprak sistemleri temelde aynı kalmakla beraber görünüşte İslâmi bir şekil almıştır. İslâmiyet’ten önce Türklerde, toprağa bağlılık olmadığı için oturmuş toprak sistemi yoktur. Türkler Müslüman olduktan sonra sabit bir toprak sitemi oluşturmuşlardır. Tanınan bazı haklar ile köylüler “yarıcı” veya köle durumuna düşürülmemeye çalışılmıştır. Köylü işleyebildiği kadar toprağı kendi mülkü kabul etmiş ama bu toprağı hibe, vakfetme, satma gibi yollar ile elinden çıkarma hakkına sahip olmamıştır. Yalnız şehir ve kasabaların çevresindeki sulak araziler ve meyve bahçeleri şahısların özel mülkü olmuştur. Bu arazilerin büyüklükleri de sınırlı tutulmuştur. Tarım toplumlarında ekonominin temel kaynağı topraktır. Bu tür toplumlarda geniş toprak parçasını ele geçiren grup yada kişiler büyük imkânlara kavuşmaktadır. Ama özellikle Osmanlı toprak sistemi toplumda böyle bir dengesizliğin oluşmasını engellemiştir. Zaten devlet sisteminde bütün unsurlar dengeli bir toplum kurmak için birbirini tamamlar şekilde tasarlanmıştır. Sosyal bilimciler “ayan” veya “eşraf” diye adlandırılan zümrelerden söz etseler de bu zümreler hukuki veya geleneksel sınırlarla ayrılmış sosyal sınıflar değil, görev sıfatlarıdır. Bu sıfatlar zengin kimselere verilmekte ise de babadan oğula intikal etmesi mümkün olmadığı gibi daha çok güzel huylu, yardımsever, bilgili olan kimselere verilmiştir. Yani zenginlik tek kriter değildir. Bu kimseler küçük kasabalarda, kendi bölgelerinde saygıya layık kimselerdir. Köy imamı veya papazı, tekke şeyhi, yiğitbaşı ve başka ileri gelenler de sosyal itibara sahiptir. Çünkü bunlar aynı zamanda hükümetle köylülerin irtibatını sağlayan kimselerdir. Bilgileri, iyi ahlakları ve diğer yetenekleri ile halk arasında sevilmişlerdir. Ama şer’i ve örfi kanunlar önünde ve ekonomik imkânlar bakımından diğer bütün ahali ile eşittirler. Yöneticiler, bilhassa hükümdarlar toplumda sınıfların ortaya çıkmaması için azami gayret göstermişlerdir. Hatta hükümdarlar, ileride imtiyazlı bir sınıfın doğmasını önlemek amacı ile tanınmış ve köklü ailelerin kızlar ile evlenmekten kaçınmışlardır. Zira kan bağı yolu ile belli bir zümre devlet imkânlarını ele geçirip kendi çıkarları için kullanabilecektir. 2.3.Sosyallik Hiç bir dönemde bir kişinin bir ailenin veya bir zümrenin tekeli altında bir devlet şekli Türklerde görülmemiştir Türk devletleri en üst seviyeden en alta kadar daima sosyal devlet olmaya gayret etmişlerdir. Dede Korkut’dan öğrendiğimize göre hakanlar, boy beyleri, hatunlar, şölen denen ziyafetler vermişlerdir.
Yirmi dört boy beyinin de bu ziyafetlere katılmaları zorunludur. Ziyafetlere sadece boy beyleri değil, ile mensup herkes katılarak gönlünce eğlenir yer içerdi. Dede Korkut oğuz ilinde Salur Kazanın yılda bir kez yağma ziyafeti verdiğini, Bozokların ve Üçokların bu şölene katıldıklarını anlatmaktadır. Türk ilinde çok fakir ve çok zengin insan bırakılmadığı için sosyal tabakalaşmaya meydan verilmemiştir. Savaşlarda ölenlerin çocukları hakanların himayesine geçer mânevî evlat sıfatını kazanırlardı. İslâmiyet toplu yaşamaya çok önem verdiğinden çalışmayı, kazanmayı emretmiş ve iktisadi açıdan aşırı farklılaşmanın önüne geçmek için değişik kurallar koymuştur. İslâmiyet’in getirdiği ilkeler Türk devletinin sosyallik özelliğini daha da kristalize etmiştir. Yusuf Has Hacib’e göre hükümdar yaptıklarıyla lütufta bulunmuş sayılmaz, sadece görevini yerine getirmiş olurdu. Çünkü teb’anın hükümdar üzerinde hakları vardır. Bu hakların başında da ekonomik refah gelir. İslâmiyet ve Türk devlet geleneği halkın refahına çok büyük önem verdiğinden devlet adamları da uygulamada ellerinden geleni yapmışlardır. Devrin imkânlarına göre ülke, yollar, köprülerle donatılmıştır. Müslüman, Hıristiyan, zengin, fakir gözetilmeksizin herkesin faydasına açık hanlar, kervansaraylar, vakıflar ve benzeri kuruluşlar yurdun dört bir tarafına yayılmıştır. Yolcuların ve ticaret kafilelerinin her türlü ihtiyaçları bedava görülür, insan ve hayvanlar için hekimler hazır bulunur, temizlik ve ibâdet gibi her türlü ihtiyaçları görülürdü. Fakirler vakıf hesabından giydirilirdi. Toprağın büyük çoğunluğunun devlet mülkiyetinde veya memur askerlerin denetiminde bulunması köylünün sömürülmesini ve köleleşmeyi engellediği gibi sel baskını, kuraklık ve benzeri tabii afetlerle karşılaşıldığı zaman köylüler devleti yanında bulabiliyorlardı. Bir kişi öldüğünde çocukları toprağı işleyecek çağda değil ise devlet toprağın işlenmesini ve çocukların bakımını üzerine alır, büyüdüklerinde de topraklarını kendilerine geri verirdi. Eski Türklerden Osmanlılara kadar ve hatta sonrasında Türk halkına ait olan yardımlaşma ve dayanışma özelliğinin sonucu olan vakıf ve benzeri kurumlar sosyal devlet ilkesinin gerçekleştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Eski Türk Cemiyetinde de bu özelliğin fiziki sonuçlarından biri de hayratlar ve vakıflar olmuştur.42 Vakıf yardımlaşma ve şefkat hissinin ebedileşmesi arzusundan doğmuş ve devletin yapması gereken hizmetlerin çoğu vakıflar tarafından yerine getirilmiştir. Dip Notlar: 42 Mehmet Kaplan, “Türk Kültürünün Dayandığı Temeller”, Türk Kültür ve Medeniyeti (Makaleler), C. 1, Atatürk Üniv. Türk Kültür ve Med. Arş. Ens., Ankara 1976, s. 72.
Müslüman Türklerde ise bu konuda dinin getirdiği tavsiyelerin de etkisi ile çok çeşitli örnekler görülmüştür. Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılarda vakıflar kadıya bağlı resmi bir kurum halindedir. Sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan kurumlardan biri de imaretlerdir. Selçuklu döneminde başlamakla birlikte Osmanlı döneminde gelişen ve yaygınlaşan aşevi, şifahane, ve benzeri kurumlar, günümüzde aynı işlevi gören kurumların temeli olmuştur. İmaret; yoksullara ve öğrencilere yemek verilen aş evleri, camii, medrese, hastane, misafirhane, mektep, kütüphane, çeşme, hamam ve benzeri hayır kurumlarının tümünün ortak adı olmuştur. Aynı zamanda imaretler faaliyetleri vasıtasıyla, devletin sosyal görevlerini yerine getirebileceği araçlardan birisi idi.43 Ekonomik bakımdan insanlar arasında çok büyük farklar olmamasına rağmen, piyasanın dengede kalmasına çok önem verilmiş, fiyatlar daima kontrol altında tutulmuştur. Karada eşkiyanın veya komşu devletlerden birinin, denizlerde de korsanların hücumlarına uğrayan tüccarların zararları hazineden karşılanıyordu. Bu uygulama bir çeşit devlet sigortası halini almıştır. İslâmiyet’le çatışmayan eski Türk devlet töreleri Selçuklularda ve Osmanlı Devletinde devam etmiştir. “ikindi vakti nevbet ururlar kim gelip yemek yiyeler” sözü pek çok tarih kitabında geçen kayıtlardan biridir. Bu ifade Oğuz töresinin hala yaşadığını göstermektedir. Daha kuruluş döneminde düşkünlere yardım devlet politikası haline getirilmiştir. Zamanla yardım müesseseleri öylesine çeşitlenmiş ve gelişmiştir ki terkedilmiş çocukları topluma yararlı hale getirmek, yolculara yardımcı olmak, kimsesizlerin cenazelerini kaldırmak, hatta efendilerinden korkan hizmetçilerin kırdıkları çanak, çömlek ve diğer eşyaların tazmini için bile vakıflar kurulmuştur. İnsana verilen değerden dolayı, cemiyette düşünülmeyen hiç kimse olmadığı gibi hayvanlar bile unutulmamıştır. Devlet bünyesinde yaşayan yabancı tebanın hakları hassasiyetle kurulmuş özellikle yöneticiler bu konuda çok dikkatli davranmışlardır. Onların haklarının korunması için de vakıfların kurulduğu görülmüştür. Devlet hizmetinden faydalanmak için din, millîyet ayrılıklarının asla önemi yoktur. Zaten farklı muameleye İslâmiyet izin vermediğinden Selçuklular ve Osmanlılar’da Müslüman gayrimüslim ayrımı yapılmamıştır. Baştan bu yana sayıla gelen bu özellikler eski Türklerden bu yana hemen hemen tüm Türk devletlerinde görülmüştür. Devletin sosyal görevlerini yerine getirmesine yardımcı olan resmi ve özel kurumlar farklı isimlerle de olsa aynı görevi yerine getiren birer unsur olarak Türk Dip Notlar: 43 Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi , Bilgi Yay., İstanbul 1994, s. 311.
tarihinde yerlerini almıştır. Eski Türklerde hakanlar tarafından verilen yağma şenlikleri(ziyafetleri)’nden Cumhuriyet döneminde kurulmuş olan yardım kuruluşlarına kadar bütün bu kuruluşlar Türk devlet anlayışında sosyallik ilkesinin birer yansımasıdır. 3. TÜRK DEVLET ANLAYIŞINI ŞEKİLLENDİREN UNSURLAR Eski Türklerde siyasal hayat bozkırlarda başlamıştır. Hayat tarzı insanın bütün düşünce ve uygulamalarını etkilediği gibi devlet anlayışını da etkilemiştir. Başka bir deyişle, devlet anlayışı insanların içinde yaşadığı şartlara göre şekillenmiştir. Türk insanın inandığı değerler ve kalıplar, ekonomik faaliyetleri, kültür ve sanat faaliyetleri, bilimsel faaliyetler ve eserleri Türk insanının bazı ahlaki özellikleri devlet ve siyaset anlayışının şekillenmesinde ve uygulanmasında etken faktörler olmuştur. 3.1.İnanç Sistemi Bozkır Türklerinin din ve inanışları hakkında çok çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bozkır Türklerinin dini inanışlarını şu noktalarda toplamak mümkündür: Tabiat kuvvetlerine inanma, atalara saygı, gök tanrı dini, diğer dinler ve İslâmiyet. Eski Türklerde tabiatta bir takım gizli güçlerin olduğuna inanılmıştır. Dağ, tepe, kaya, ırmak, vadi, su kaynağı, ağaç, orman gibi bir çok tabiat unsurunun ruhunun olduğuna inanılmıştır. Bunların yanında ay, güneş, yıldız, yıldırım gibi tanrısal yönü de bulunan kuvvetlere inanılmıştır. Ruhlar iyi ve kötü ruhlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Erkek tanrılar ve "umay" adında bir tanrıçaya inanılır. Bu tür tabiat olaylarının dinileştirilmesi o çağda oldukça yaygın bir olgudur. Asya Hunları ilk bahar ve sonbaharda tanrılara kurban keserlerdi. Gök-Türk ve Uygurlarda yapılacak işlerin sonucu ay ve yıldızların hareketlerine göre yorumlanırdı. Avrupa Hunlarında kaybolan savaş tanrısının kılıcı bulunup Attila’ya verilmiş ve bu onun dünya hâkimiyeti kuracağına işaret kabul edilmiştir. Eski Türklerde ölüm olaylarında yas törenleri yapılır, ölünün bulunduğu çadırın etrafında süratli atlarla dolaşılır, saç baş dağıtılır, yüz kulak çizilir, kanatılır, başlıklar yere çarpılır ölen kimsenin atı kuyruğu kesilerek kurban edilir ve yemek ikramı yapılır. Bu törenlere “yoğ” denirdi. Atalar ruhuna olan inanç, ölmüş büyüklere gösterilen çok büyük saygı ve yüceltme şeklinde kendini gösterir. Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin çok ağır şekilde cezalandırılmasından anlaşılabilir.
Türklerin öldükten sonra da yaşayacaklarına inanmaları nedeni ile ölen kimsenin mücevheratı ve değerli eşyalarıyla birlikte gömülmesi, hatta atının da öldürülerek beraber gömülmesine yol açmıştır. Ölünün bu şekilde gömülmesi mezarlara yönelik hırsızlık teşebbüslerine neden olmuştur. Bu konudaki hassasiyet nedeni ile mezar soygunları savaş sebebi sayılmıştır. Ataların ruhu için kurbanlar kesilmesi de bu inanışın bir uzantısıdır. Kurban olarak (bazı kaynaklarda iddia edildiği gibi) insan seçilmesi asla gerçekleşmemiştir. Sadece hayvanlar kurban edilmiştir. Hayvanların erkek cinsleri kurban için makbul sayılmıştır. En makbul kurban ise attır. Türk mezarlarında (özellikle büyük kimselerin) ata sıkça rastlanması bunu doğrulamaktadır. Eski Türklerin asıl inanış tipi Gök Tanrı inancıdır. Bu inanış tipinde tanrı, (tengri) en yüce yaratıcıdır ve inancın kaynağıdır. O, tam iktidar sahibidir. Tanrıya semavi bir sıfat uygun görüldüğünden Gök Tanrı olarak anılmıştır. Kaynaklara göre and içme törenleri tanrının adı üzerine yapılırdı. Başarı, yenilgi, kurtuluş, yükselme, hükümdar olma gibi her türlü olay tanrının dilemesi ile mümkündür. Tonyukuk kitabesinde tanrı, Türk Tengrisi şeklinde anılarak millîleştirilmiştir. Türklerin hakanlık kurmasını tanrı istemiş, o izin vermiş ve kaynağında da tanrı vardır. Savaşlar tanrının izini ile kazanılır. İnsanlara verdiği (kısmet ettiği) yönetim yetkisini (kut ve ülüg) layık olmayanlardan geri alır. O yüzden hakan tanrının koyduğu kurallara uymak zorundadır. Tanrı hayatın ve ölümün kaynağı doğanın tüm bitkilerin ve hayvanların hakimidir. Türklerdeki tanrı kavramında gökyüzünden esinlenerek soyut (mânevî) bir inanış vardır. Yani maddi hayattan mânevî hayata doğru bir geçiş söz konusudur. Gökyüzü Türkler için yüceliği, hâkimiyeti ve tanrıyı sembolize eder. Tanrı bir insan değil, insan üstü bir varlıktır. Tanrının kızdırılmaması ve gazabına uğramamak için şarttır. Gök Tanrı dininin, din adamlarına “kam” denmiştir. Tapınaklarına da “tangrilik” adı verilmiştir. Kam, tabiat üstü kuvvetlerle temasa geçebilen insandır. Kendilerine göre bir takım usullerle transa geçerler, normal insanların görüp işitemediği şeylerden haber verirlerdi. Daha çok büyücü görünümünde olan kamlar ruhlar alemine girer, gelecekten haber verir ve hastaları iyileştirebilirlerdi. Türkler tarih boyunca çeşitli çevrelerin ya da içinde bulundukları şartların etkisi ile farklı dinlere girmişlerdir. Türkler üzerinde en müspet tesiri de İslâmiyet bırakmıştır.
Çin’de devlet kuran Tabgaçlar Budizmin tesiri ile millî özelliklerini kaybetmiş ve zamanla Çinlileşmişlerdir. Göktürkler döneminde Budist rahip-seyyah Hiusen-Tsang bütün Batı Gök- Türk sahasını Budist memleketi olarak göstermiş ama Türkler Budizm'e karşı direnmişlerdir. Nitekim II.Gök-Türkler devrinde Budizm resmen reddedilmiştir.44 Uygurlar zamanında Maniheizm Türklere intikal etmiş, Uygurların Türkmenistan’a hâkimiyetleri esnasında gelişmiştir. Budizm de bir süre sonra Türkler tarafından benimsenmeye başlanmıştır. Budizm ve Maniheizm ile ilgili birçok eser hazırlanmıştır. Bazı Türkler de, coğrafi çevrenin etkisi ile Hıristiyanlık ve Museviliğe girmişlerdir. Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelerde bu dinlerin olumsuz bir tesiri olmamıştır. Ama Türklerin azınlıkta olduğu yerlerde, Hıristiyanlık ve Yahudilik Türk insanını kendi benliğinden ve kimliğinden uzaklaştırmış, zamanla Türkler eriyip kaybolmuşlardır. Örneğin Doğu Avrupa ve Balkanlarda; Hazarlar, Uzlar, Peçenekler, Bulgarlar ve Kumanlar gibi. 1000 tarihinde resmen Hıristiyanlığı kabul eden Macarlar Türk kültüründen uzaklaşmışlar, 864 yılında Ortodoksluğu kabul eden Bulgarlar da kısa sürede asimile olmuşlardır. Türkler kendi dini inanışlarına ve hayat şartlarına uygun olduğu için İslâm dinine girme konusunda fazla zorluk çekmemişlerdir. Diğer dinler hayat şartlarına tam olarak uyum sağlamayacağı için kabul görmemiştir. Örneğin, Mukan Kağan’ın yerine geçen Tabo Kağan Budist tapınaklarını ve rahiplerini korumaya kalkmıştır. Ama emri altındaki beyler ona karşı çıkmıştır. Aynı şekilde Bilge Kağan Tao dini ve Budizmin Türkler arasında yayılmasına göz yumunca Bilge Tonyukuk bu dinlerin Türk milletine uymayacağını, halkı uyuşturacağını, bu nedenle reddedilmesi gerektiğini söylemesi üzerine böyle bir girişimden vazgeçilmiştir. Türkler başlangıçtan beri farklı dinlere girmişler, bu dinlerde bazen kısa bazen uzun süre kalmışlar, bazen de bünyelerine uymadığı için onu terketmişlerdir. Türkler İslâm ile, Emevi ordularının Maveraünnehr’e girmesi ile karşılaşmışlardır. İlk Müslüman olan devlet Bulgarlar olmuştur. Bu sırada Hazarlar Museviliği Uygurlar Mani Dinini, Doğu Avrupa’ya giden diğer Türkler Hıristiyanlığı kabul etmiş, İtil (Volga) Türkleri ise Müslüman olmuşlardır. İslâm dini Maveraünnehr bölgesinde yayılıyor, şehirlerdeki Müslüman oranı artıyordu. Karluk ve Oğuz Boylarında insanlar kitleler halinde Müslüman olmaya başlamışlardır. Aslında Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleri istikrarlı ama çok uzun süreyi almıştır. Dip Notlar: 44 İbrahim Kafesoğlu, Türk Dünyası El Kitabı Türk Kültürünü Arş Ens. Ankara 1992, s. 214.
Türklere ilk Müslümanlık teklifi gelmesi ile devlet olarak İslâmiyet’e girilmesi arasında 200 yıl gibi uzun bir dönem vardır. Bunun en önemli nedeni Emevi orduları ve Emevi sülalesinin bir istila ordusu gibi davranmasıdır. Türklerle Müslümanların kader birliği yapmaları, başlıca iki sebebe dayanmaktadır. Biri, dini inanç yönünden İslâmın Allah inancı ile Türklerin Gök Tanrı inancı arasındaki benzerliktir. Diğeri de İslâm aleminin Türk gücüne olan ihtiyacıdır.241 9.yy’dan sonra Türklerin büyük bir çoğunluğu kendi örf ve âdetlerine uygun olan İslâmiyete girmeye karar vermişlerdir. Anadolu’da oluşan kültür de saf Türk kültürü ile İslâmiyetin birleşimidir. Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra bünyelerine çok uygun olduğu için kolay kolay bırakmamışlar, İslâm dininde sebat etmişlerdir. Türklerin İslâm dininde uzun süre kalmalarının bir nedeni de daha önce inandıkları dinler ile İslâm dininin birçok yönden birbirine çok benzemesi yatar. Örneğin Türklerin her şeyi yaratan bir Gök-Tanrıya inanmaları İslâmın Allah inancı ile uyuşmaktadır. Aynı şekilde öldükten sonra hayata inandıkları için ölülerini eşyaları ile birlikte gömmeleri İslâm’ın kabir ve kıyamet kavramları ile benzeşmektedir. Günlük hayatta da insanlar daima tanrının kontrolü altında olduklarına inanırlar, özellikle hakanın yönetiminin kaynağının tanrıdan geldiğini savunurlardı. Bu inanç ile İslâm dininin tüm nimetlerin kaynağında Allah’ın olması, Allah’ın insanları her zaman kontrol etmesi ve olumsuz davranışlarını mutlaka cezalandıracağı inançları ile büyük ölçüde uyuşmaktadır. 9.yy’dan itibaren Müslüman olmaya başlayan Türkler tarih sahnesinde farklı bir nitelikle çıkmışlardır. Selçuklularda siyasi iktidarın karşısında çok önemli bir güce sahip olan dini örgütlenmenin başında halife vardı. Ama en başta en büyük otorite olan sultan bulunurdu. Selçuklularda din ve dünya işlerin birbirinden ayrılmış halife ise sadece sultan ile çatışmayan dini gücün temsilcisi durumundaydı. Osmanlılarda ise dini otorite bilindiği gibi halife idi. İslâm dininin en büyük makamı olan halifelik, Osmanlı devri zamanında farklı bir işleyişe kavuşmuştur. Ayrıca dini konularda ve tüm devlet işlerinde görüş bildiren ve fetva yayınlayan Şeyhülislâm, Osmanlılarda dini teşkilâtlanmanın en üst kademesi idi. Padişahlar, devlet işlerinde genellikle ondan yorum ve onay alarak hareket ederlerdi.
3.2. Ekonomik Faaliyetler Bugünün demokratik düzeni içinde devletin önemli görevlerinden birisi olan, toplumun ihtiyaçlarını devlet yoluyla veya devlet gücüyle temin edilmesi esası, eski Türklerde kağanların vazifelerinden biriydi. Bunu bizzat Bilge Kağan’ın ifadelerinden anlıyoruz. Bilge Kağan kardeşinin çalışmalarını anlatırken; Türk milleti için gece gündüz uyumadığını, kardeşi Kültigin ile “öle yite” kazandığını söylemiştir. Bozkır hayat şartları içerisinde yüksek yaylalarda ve ovalarda yaşayan Türklerin ekonomisinin temelini hayvancılık oluşturmaktadır. Yetiştirilen başlıca hayvanlar ise; toplumsal hayatın çok önemli bir unsuru olan attan sonra koyundur. At, koyun, sığır vb. hayvanları canlı olarak ve sürüler halinde ihraç edildiği gibi, yan ürünleri olan kürk, deri, keçe gibi birçok şekillerde de satılmıştır. Türk kültüründe kullanılan eşyaların ana maddesi koyun, kuzu, sığır, tilki derisi ile hayvan yünleridir. Hunlar Çin’e yüklü miktarda kumaş ve keçe ihraç etmişler Romalılar da keten gömlek giymeyi Türklerden öğrenmişlerdir. Eski Türklerde askeri hayatın, ticari hayatın ve sosyal hayatın temelinde at bulunmaktaydı. Atın ehilleştirilmesi ve günlük hayatta yoğun olarak kullanılması, ekonomik açıdan da çok büyük faydalar sağlamıştır. Ayrıca at ile birlikte koyun, sığır ve benzeri hayvanlar beslenirdi. Tarım konusunda da Türkler yerleşik olarak yaşamadıkları için tarımsal ürünleri yetiştiremiyorlardı. Ama yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler arasında; buğday, arpa, bakla, mısır, pamuk gibi ürünler vardı. Bozkır insanının başlıca geçim kaynağı da yine hayvansal ürünlerdir. Bu ürünlerin başında et gelir. Çeşitli şekillerde tüketilen et, Türk insanının temel besini olmuştur. Bu neden ile Türk toplumunda çoğunlukla et yemekleri tüketilmektedir. Türkler yoğurdu kiraz veya kayısı ile tatlandırıp bir çeşit içki elde etmişler, yağ üretmeyi başarmışlar ve Çinlilere de yağı öğreten millet oluşlardır. Temel mesleklerden olan demir işlemeciliğinin çok ilerlemiş olması, demirin Türk hayatında ki önemini anlatır. Türk ekonomisinde ve günlük hayatta kullanılan birçok alet, demir işlenerek yapılmıştır. Özellikle Altaylılar, çok eskiden beri çok marifetli demircilerdir. Farklı zamanlarda bu bölgede sert ve yumuşak çelik yapılmış, Kuzey Altaylarda demir eritme ocakları Urane yakınlarında da Gök-Türkler çağından kalma demir döküm ocakları ortaya çıkarılmıştır.
Tüm bu bulgulardan anlaşılacağı üzerine Türk ülkesinde insanlık için büyük öneme sahip demir madeninin varlığı fark edilmiş ve çok eski çağlardan beri işlenerek insan hizmetine sunulmuştur. Türk Ordularının başarılı olmasında süratli atlara sahip olmalarının yanında, çeşitli madenlerden yapılmış, farklı ve kaliteli savaş aletlerinin büyük önemi vardır. W. Ruben Türk diyarını demir kültürünün doğduğu yer olarak tanımlamıştır. Bozkır Türk devletleri komşu devletlere genellikle canlı hayvan, hayvansal ürünler, hayvansal gıdalar satarlar, karşılığında hububat ve giyim eşyası alırlardı. Asya Hunları, Gök-Türkler ve Uygurlar, Çin ile ticari anlaşmalar yapmışlardır. Türkler Çin’den ipek, ipekli kumaş, pirinç ve arpa, Roma ve Bizans tan da diğer ihtiyaç maddelerini alırlar karşılığında da onların eksiklerini tamamlarlardı. Orhun Kitabelerinde devletin sağlamlığı ve halkın refahı için ticaretin çok önemli olduğu belirtilmiştir. Ticari faaliyetler çoğu kez anlaşmalar ile sürdürülürken, anlaşmazlığa ve rekabete yol açan ticari konular da olmuştur. Çin’den başlayıp Akdeniz kıyılarına kadar devam eden İpek Yolu ve İpek Yolu kervancılığı, bu rekabet konularının başında gelir. Daha I.Gök-Türklerden itibaren, İpek Yolu Çin ile Türkler arasında yegane savaş sebeplerinden birisi olmuştur. Çinliler İpek Yolu’nun hâkimiyetini ellerinde tuttukları sürece Türk memleketlerini tamamen istila etmeyi düşünmemiş, buna karşı Türkler de akınlar yolu ile Çinlileri zayıf tutmaya çalışmışlardır. İktisadi öneme sahip diğer bir ticaret yolu da Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp, Ural, Güney Sibirya, Altaylar ve Sayan Dağları üzerinden Çin’e ve Amur Nehrine ulaşan “Kürk Yolu” adı ile bilinen ve İpek Yolu’na kuzeyden paralel uzanan yoldur. Bu yolun ticari malları daha çok hayvan kürkleri ve bunlardan yapılmış bazı eşyalardır. Başlıca tüccarları ise Bugarlar'dır. O devirde, Bulgar Türkleri iktisadi açıdan oldukça gelişmişler, Balkanların ve Doğu Avrupa’nın en gelişmiş şehirlerini kurmuşlardır. Bozkır Türk Devletinin ekonomisinin önemli kalemlerinden birisini, hakimiyet altına alınan mağlup devletlerden alınan vergi ve hediyeler oluşturur. Hazarlarda ev başına bir kılıç ya da bir samur derisi, Bulgarlarda bir kürk, vergi olarak devlete verilir. Yine ticari yollar üzerinde bulunan Türk yöresi topladığı ticari vergilerden de büyük gelir sağlamıştır. Günümüz ekonomisinin temeli sayılan para, eski Türklerde ipek bir kumaş parçasıdır. Asya Hunlarına ait para izine rastlanmazken Orta Doğu Hunları, Sasani parasına benzer bir tür para kullanmışlardır.
Aile içinde iktisadi faaliyet daha çok babanın görevidir. Ama anne de babaya bu konuda en büyük yardımcıdır. Hep beraber (çocuklar dahil) ekonomik faaliyetler gerçekleştirilmiştir. Türk Ordusunun ekonomik kaynağı da, çok eski tarihlerden beri kurulmuş olan ve Osmanlı’da en mükemmel şeklini alan Timar sistemi ile karşılanmıştır. Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra bütün hayatlarında olduğu gibi ekonomik faaliyetlerinde de bir takım değişmeler olmuştur. Özellikle ekonomik alanda oluşturulan kurumlar hem ekonomik yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamış, hem de ekonomik faaliyetleri düzenlemiştir. İslâmiyetin kabulünden sonra bugünkü şirketlerin temeli sayılabilecek bazı ortaklıklar bu kurumlaşmaya neden olmuştur. Ekonomik faaliyetlerin devlet tarafından yürütülmesi ya da devletin bu konuda katkıda bulunması bir gelenek haline gelmiş, Selçuklu ve Osmanlılarda ticaretin gelişmesi için yolar yapılmış, güzergahlara kervansaray ve hanlar inşa edilmiş ve bu yolların güvenliği sağlanmıştır. Eski Türkler mesleğe yol adını verirdi ve yolda büyüğü soyda büyükten daha ileri sayarlardı. Anadolu Selçuklularının son zamanlarında meslek örgütleri prensibine dayanan Ahilik teşkilâtı kurulmuş, Osmanlı devletinde de esnaf loncaları ve kethüdalıkları bu kurumun birer uzantısı olarak ortaya çıkmıştır. Ahilik teşkilâtı ve esnaf örgütleri, bünyesinde kardeşliği barındıran ve birey olarak bazı erdemlere sahip olmayı zorunlu kılan sosyal kontrol mekanizmalarıydı. Çünkü örgüte girebilmek için kişinin yardımseverlik, yumuşaklık, bağışlama gibi vasıfları bünyesinde taşıması lazımdı. Ahilik teşkilâtları bu insani özelliklerin yanında üretim faaliyetlerini desteklemeye yönelik kurallar içeriyordu. Asıl görevi yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak olan vakıflar aynı zamanda ekonomik kurumlardı. Vakıflar görevlerini yerine getirebilmek için çok geniş ekonomik faaliyetlerde bulunurlardı. 3.3.Kültür ve Sanat Faaliyetleri Her kültürde olduğu gibi bozkır kültürünün de kendine has bir sanat anlayışı mevcuttur. Hayat şartlarından sanatsal faaliyetler de etkilenmiştir. Çok eski tarihlerde tahta oymacılığı ve maden işlemeciliği ilk ve en eski sanat dallarıdır. Bozkır hayat tarzı, nakli güç eşyaların yapımını engellemiştir. Kullanılabilecek malzemelerin de sayıca az olması küçük ve günlük kullanıma açık eserlerin yapılmasının zorunlu kılmıştır. Halılar, şallar, bu eserlerden sadece birkaçıdır.
Bozkır insanının hayvanlar ile yakın ilişkisinden dolayı bozkır sanatı, kemer tokaları, kılıç, hançer kabzası, at koşumları ve diğer süs eşyaları üstüne işlenmiş, pars, kaplan, kuş, geyik, at, koyun vb. hayvanların birbirleri ile mücadelelerini tasvir eden “hayvan üslubu” ürünlerden oluşmuştur. Türkler altın ve gümüş işlemeciliği konusunda da oldukça yüksek noktalara ulaşmışlardır. Özellikle hükümdar otağına, tahtına ve özel eşyasına yapılan nakış ve işlemeler başta yabancı misafirler, temsilciler olmak üzere herkesin dikkatini çekmiştir. Ayrıca hakan mezarları da (Kültigin ve Bilge Kağan gibi) anıt mezar şeklinde hazırlanmıştır. Duvarlarına hakanların savaşları ile ilgili figürler ve resimler yapılmıştır. Mezar etrafına da öldükten sonra hakana hizmet edeceğine inanılan çok kaba heykeller (balbal) yapılmıştır. Öte yandan bozkır Türklerinin renkli taş ve gümüş kakmacılık, kuyumculuk, gergef işlemeciliği gibi sanatları icra ettiği bilinmektedir. Türk Halkının sagu, türkü olarak ya da mısra mısra dile getirdiği şiirleri de eskiden beri var olagelmiştir. Atilla tarafından Bizans elçilerine verilen yemekte Hun müzisyenleri eşliğinde Hun Türküleri icra edilmiştir. Sagular da edebiyatımızın lirik yönünü göz önüne serer. Atilla’nın ölümü üzerine Hun kopuzcuları tarafından okunan mersiye Lâtinceye çevrilmiştir. Ayrıca, Asya Hunlarına ait IV. yy.dan kalma iki mısralık Türkçe bir manzume bulunmuştur. Ama kendi kitabesini yazan vezir Tonyukuk, Orhun Kitabelerini yazan Yollıg Tegin ve bilinen ilk Uygur Şairi Aprınçar Tegin isimleri bilinen başlıca edebiyat üstadlarıdır. 45 Eski Türk hayatında müziğin ayrı bir yeri vardır. Atilla’nın müzikli ziyafetler verdiği çeşitli kitaplarda anlatılmıştır. Sefer dönüşü Atilla’yı yolda şarkılarıyla karşılayan Hun kızları ve Attila’nın Burgonal Kralına gönderdiği Hun orkestrası bu konudaki ilk örneklerdendir. Çin kaynakları Hunlara ait 28 halk türküsünden bahseder. Ayrıca Çin’e de yayılan bir takım nefesli ve vurmalı sazların kaynağı Türklerdir. Türklerde askeri mızıka da yaygındır. Davul başta olmak üzere çeşitli borular ve diğer nefesli çalgılar vardır. Ordugahlarda her gün dokuz parçanın bando eşliğinde söylenmesi hâkimiyet alametlerindendir. Müzik aletleri arasıda kopuz, bozkır kültüründe çok önemli bir yere sahip olan bir sazdır. Acı tatlı tüm olaylar kopuz ile seslendirilir. Türklere ait başka bir saz ise Macaristan’da rastlanan Avar çifte kavalıdır. İslâmiyet’in kabulünden sonra İslâmi etkiye sahip tasavvuf musikisi Türkler arasında yayılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı sarayında en yüksek derecesine ulaşmıştır. Saraylarda belirli zamanlarda tasavvuf musikisi dersleri verilmekte, padişah huzurunda sazlar eşliğinde tasavvufi eserlerin icrası âdet haline gelmiştir. Dip Notlar: 45 Abdülkadir Karahan, Türk Kültürü ve Edebiyatı, M.E.B. Yay., İstanbul 1998, s. 116.
Hayatlarının başlangıcı Bozkırlara dayanan Türklerde mimari, hayatları ile paralel olarak bozkırlarda başlamıştır. İlk olarak hayvanların korunması amacı ile yaylak ve kışlıklarda yapılan geçici tesisler, zamanla sabit tesislere dönmüştür. Hayat şartları gereği yerleşik yaşamaya başlayan Türk insanı, şehirler kurmuş, buralarda mimari hayatın ilk kıpırdanmalarını başlatmıştır. Zamanla etraftan gelebilecek saldırılara karşı korunma amacı ile şehirlerin etrafının surlar ile çevrilmesi gündeme gelmiş ve bu yöndeki uygulamalar sonucu âdet halini almıştır. İslâmiyet’in kabulünden sonra Türklerin tüm yaşamlarında olduğu gibi meslek hayatlarında da İslâm’a paralel yenilikler olmuştur. İslâmiyet’in kabulünden sonra şehirleşmenin daha da yayılması ile mimari de gelişmeye başlamıştır. Türk insanı için en çok önemsenen yapılar ibâdethaneler (cami ve mescitler) olmuştur. Türkler Gök-Türklerden beri zaten türbe yapımında çok tecrübeliydiler. Türbe inşaatından cami ve mescit yapımına kolayca geçiş yapan Türk mimarisi bu konuda da en güzel örnekleri dünya mimarisine kazandırmıştır. Kubbeli camilerin ilk örnekleri Gazneliler dönemine aittir. Selçuklular döneminde de daha da gelişerek mükemmel hale getirilmiştir. Cami mimarisi tip olarak eskiden yapılan türbelerin mimarilerine benzemektedir. Mimari bakımdan diğer önemli eserler medreselerdir. Bilimsel açıdan ilk örnek olan Nizamiye Medresesi iken Selçuklular devri medrese mimarisi bakımından mükemmel örneklerin verildiği dönem olmuştur. Karahanlılardan başlayarak Selçuklulara kadar ve sonrasında ticari yol güzergahlarının güvenliğine çok önem verilmiştir. Bu amaçla belirli mesafelere konaklama amaçlı kervansaraylar da yapılmıştır. Kervansaraylar bünyesinde birkaç unsuru toplayan kolektif yapılardır. Şifahane yapımı, halıcık sanatı, heykel ve resim sanatı da Türklerin ilgilendikleri diğer sanat dallarıdır. İslâm kültürünün etkisinde şekillenen Türk mimarisi, yüzyıllarca ayakta kalacak olan eserlere sabrını ve sanatını katan mimarlar tarafından en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Türk İslâm mimarisinin en güzel örnekleri olan camilerin ve külliyelerin inşaatına bakıldığında, cami kubbesinin tanrıya ulaşmak için gösterilen çabayı temsil etmesinin yanında eski Türklerde olduğu gibi Tüm Müslümanları altında toplayan bir koruyucu olarak karşımıza çıkar. Eski Müslüman Türk insanı taşı âdeta pamuk gibi istediği şekle sokmayı başarmış, ruhundaki temayülleri taşa ustaca aksettirmiştir. Cumhuriyet dönemi mimarlığının temel özelliği geçmişten kopmamak, gelenekleri sürdürmek ve çağdaşlaşma doğrultusunda dünyaya ayak uyduracak bir sentezi oluşturmaktır.
3.4.Bilimsel Faaliyetler İnsan hayatında yaşamaya değer unsurları ve tüm maddi ihtiyaçları karşılamak ilimle olur. Yükselmek, inanarak ilimleşmekle mümkündür. İlme uzak kalan milletlerin sonu hüsrandır. Müspet ilim, hayata uygulanırsa maddi varlıklar ve büyük eserler ortaya çıkar. Bilim adamları devleti yönetenlere karşı tam bağımsız olmalı, görüşlerini açıkça ifade edebilmelidir.Selçuklu döneminin en önemli devlet ve ilim adamlarından birisi olan Nizam-ül Mülk devlet başkanlarının önemli konularda alimlerle meşveret (danışma toplantısı) yapmasını ısrarla tavsiye eder ve bunu yapmayan yöneticileri bencil ve zayıf görür.46 Türk insanı bilim ve bilimsel çalışmalar açısından, zamanına göre oldukça önde sayılır. Eskilere dayanan yazı kültürü sayesinde bilimsel faaliyetler çok çabuk gelişmiştir. Özellikle kitâbeler, bu yazı kültürünün geçmişi hakkında bilgiler vermetedir. Yazının tarihi Türkler için çok eskilere dayanır. Özellikle felsefe ve diğer birçok alanda Türk ve Türk kökenli alimler dünyayı etkileyen eserler kaleme almışlardır. Daha sonra kabul edilen İslâm dini de Türk düşünce sistemi üzerinde etkili olmuş yeni inanışlar geliştirmiştir. Başlangıçtan itibaren Türk insanı “kitaba” çok büyük önem vermiştir. Onu okumuş, dağıtmış, çoğaltmış ve hayatında uygulamıştır. Uygurlar kitap basmayı öğrenen ilk toplumdur. Hatta çağdaş matbaa tekniğinin temelinde Uygurların kullandığı bu basım tekniği vardır. Gökyüzü, insanların hayatını geçirdiği yeryüzünün hemen yanında, onların merakını cezbeden ikinci alem olmuştur. Bu alem her zaman Türk insanı için incelenmesi arzulanan bir konu olmuştur. Gökyüzündeki en dikkat çekici ve en çok merak uyandıran şey Güneştir. Güneşle birlikte gökyüzünün gece süsü olan ve daha sonra zaman hesaplamalarında ad olarak kullanılacak olan ikinci husus, Ay’dır. Hep bu düşünceler içinde yaşayan Türk insanının uzmanlaştığı konulardan birisi de astronomi olmuştur. Gökbilim dalında Türklerin çalışmaları dikkat çekicidir. İslâm devletlerinde kurulan dokuz gözlem evinden üç tanesi Türklere aittir. Ayrıca El Harizmi, 1115 yılında sabit yıldızların yerlerini Merv şehrinin boylam dairesine göre tespit etmiştir. Türklerin oldukça iyi olduğu konulardan birisi zaman hesabıdır. Türklerin kullandığı takvim daha çok bozkır kültürünün izlerini taşımaktadır. Takvim, gökbilim birikimi isteyen bir konudur. Dip Notlar: 46 Nizamül Mülk, Siyasetnâme, Kültür Bak.Yay.,(Sad. M. Altan Köymen),İstanbul 1990, s. 134.
Zira kabaca bir ifade ile takvim; zamanın, değişmeyen bazı gökbilim olgularına göre, düzenli ve mantıklı bir şekilde sıralanması demektir. Bu düzenlemede dayanılan başlıca veriler güneşin ve ayın hareketleridir. Türklerin kullandığı takvim, güneş yılını esas alır. Her bir adı bir hayvan adından alınan 12 yıllık bir zaman dilimini içerir. Bu takvimde yılların adı şöyledir; Sıçkan (fare), Ud (sığır, öküz), pars, tabışkan (tavşan), lu (ejder), yılan, yunt (at), koy (koyun), biçin (maymun), togaku (tavuk), it (köpek), tonguz (domuz)’dur. Bir yılda 12 ay vardır. Aylar da birinç ay (birinci ay), ikinç ay (ikinci ay) vb. adlar ile sıralanmışlardır. İlk aya “aram ay”, son aya da “çaksabut” denmiştir. Bir gün 12 kısım, sayılmış ve her kısma çağ denmiştir. Yıl 365 gün, 5 küsur saat olarak hesaplanmıştır. Günün başlangıcı gece yarısıdır. Türklerin düşünce alanında da söz sahibi olan önemli düşünürleri tarihe yön vermişlerdir. Seyhun Irmağı boyunda bulunan Farab şehrinde doğduğu için Farablı anlamında Farabi adıyla anılan Ebu-n Nasr Muhammed, Yunan felsefesini çok iyi yorumladığından ve geliştirdiğinden kendisine “muallimi sani” adı verilmiştir. Farabi, Aristotales’in fikirlerini çok iyi açıklamıştır. Farabi, metafizik, fizik, astronomi, mantık, psikoloji, siyaset vb. alanlarda 160 kadar esere imza atmıştır. Hatta, daha o asırda eserlerinden bir çoğu Lâtinciye çevrilmiş, yüksek dereceli okullarda ders kitabı olarak okutulmuştur. Diğer büyük bir Türk devlet adamı, alim, filozof ve tabibi de İbn-i Sina’dır. Farabi’nin öğrencisi olan İbn-i Sina, Türk-İslâm ortak kültür çevresinde yetişmiş, ilk feyzini Farabi’nin kitaplarından almıştır. İbn-i Sina; tıp, mantık, fizik, tabiiyat, ahlak, din felsefesi vb. sahalarda 220 civarında eser kaleme almıştır. Eserlerinden birçoğu latinceye çevrilerek üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuştur. İbn-i Sina Hemedan Rasathanesi’nde çalışmıştır. El-Biruni de Dünyanın bir yılda Güneş’in etrafında döndüğünü söylemiş, Gazne ile İskenderiye arasının enlem ve boylamını tespit etmeye çalışmıştır. Özgül ağırlık konusunda da çok önemli sonuçlara ulaşmış, icat ettiği bir piknometre sayesinde 16 madenin özgül ağırlığını geçeğine çok yakın bir şekilde hesaplamayı başarmıştır. Türk-İslâm çağında coğrafya da bir bilim haline getirilmiştir. El-Biruni’nin Hindistan, Afganistan ve Harezm’deki coğrafi tespitlerini kaleme aldığı “Tehdid-ül Emakin” adlı eseri coğrafya konusunda yazılmış ilk ve en önemli eserlerdendir. Cebir, Türk İslâm tarihinde büyük yer tutan önemli bir bilim dalıdır. Bilime adını veren cebir kelimesi, eski Mezopotamya matematiğinden Arapça'ya geçen bir sözcüktür.
Bu alandaki çalışmaların kaynağında Abdülhamit Bin Türk (Türk Oğlu Abdülhamit) ve Harezmli Muhammed vardır. Bu iki Türk bilgininden Harezmli Muhammed’in bu konudaki eserinin Latince’ye çevrilmesi ile cebir Avrupa’ya taşınmıştır. Karahanlı ülkesinde Türkçe manzum olarak yazılan Kutadgu Bilig adlı eser Türk devlet düşüncesi, kanun anlayışı ve siyaset anlayışı bakımlarından âdeta bir şaheserdir. Uygur harfleri ile yazılmış olan başka bir manzum eser de “Atabet-ül Hakaik”dir. Zaman itibari ile Kutadgu Bilig’den biraz sonra yazılmış ve daha ziyade nasihatname türünden bir eserdir. birçok yüksek kademede görev almışlardır. O sıralarda Isfahan, Nişabur, Merv, Belh, Herat, Tus, Basra gibi merkezlerde benzerleri kurulmuştur. Medreselerin ders programları, kimi İslâm ülkelerinde Osmanlılar dahil yüzyıllarca takip edilmiştir. Medreselerde dini bilgilerin yanında felsefe, filoloji, matematik gibi ilimler de okutulmuştur. Benzeri medreseler daha geç kurulduğu için nizamiye medresesi dünyanın ilk üniversitesi olarak anılmıştır. Daha sonra Selçuklu Devletinde, Harzemşahlarda, Atabeyliklerde, Türkmen beyliklerinde, Mısırda ve Hintte sultanlar, devlet adamları ve hatunlar tarafından aynı esaslara dayanan bir çok üniversite kurulmuştur. Selçuklu devrinde ve Osmanlılarda çok büyük tabipler, belagatçılar, matematikçiler yetişmiş, ilim dalları hayli ileriye götürülmüştür. 476 yılında kurulan bir rasathanede çok önemli çalışmalar yapılmış, Ömer Hayyam, Ebul Muzaffer Isfahani, İbn Necibül Vasıti gibi yüksek astronomlar “takvimi meliki” adında bir takvim hazırlamışlardır. Bu takvim bugün kullanılmakta olan miladi takvime göre daha sağlam hesaplara dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu devrinde de ilim alanındaki çalışmalar medreselerin desteği ve devlet başkanlarının katkısı ile zirveye ulaşmıştır. Dini ilimlerin yanında matematik, astronomi, dil bilimi gibi birçok bilim dalında çok önemli çalışmalar mevcuttur. Birçok Osmanlı padişahı, bu konuda halkına örnek olurcasına bir kaç dil bilmektedir. Bilim ve bilimsel çalışma için en önemli husus eğitimdir. Türk-İslâm dünyasında eğitim ve öğretim bakımından Selçukluların çok önemli bir yeri vardır. Daha önce dağınık ve özel şekilde yapılan eğitim-öğretim ilk defa Sultan Alparslan tarafından programa bağlanmış, devlet himayesine alınmıştır. Bu kültürel değişim hareketinin temelinde Şiilik ve diğer olumsuz akımlar ile mücadele fikri yatmaktadır.

SONUÇ

Yeryüzündeki varlıkları çok eskilere dayanan Türkler, ilk olarak Orta Asya bozkırlarında tarih sahnesine çıkmışlardır. Hayatını bozkırlarda ve zor şartlar altında sürdüren Türk insanının kişiliği de, yaşadığı hayata paralel olarak gelişmiştir. Bozkır hayatı, Türk insanın düşünce tarzını, devlet anlayışını ve oluşturduğu tüm kurumları etkilemiştir. İncelememiz göstermiştir ki, Türk devletinin oluşumu, bozkır hayatına dayanır. Türklerde ilk teşkilatlanma, bozkırlarda oluşmaya başlamıştır. Türkler geniş bozkırlarda bir yandan kendilerini en iyi şekilde korumak, diğer yandan da, sahip oldukları en önemli varlıkları olan hayvanlarını korumak zorunda idiler. Yaz ve kış aylarında farklı yerlerde yaşamak zorunda olduklarından, sık sık yer değiştiriyorlardı. Bu nedenle, sıkı disiplin ve kuvvetli teşkilatçılık onlar için zorunlu hayat şartı haline gelmiştir. Türk devlet anlayışının kaynağı ve unsurları incelendiğinde, her dönemde Türk devletinin vatan, millet, bağımsızlık, egemenlik esaslarına dayandığı görülmüştür. Türkler, devletin maddi unsuru olan ülkeyi, vatan olarak adlandırmış ve onu kutsal sayarak korumuşlardır. Türklerde vatan anlayışının, eski Türklerden beri çok fazla bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar ulaşmış olduğu, günümüzün vatan anlayışına temel oluşturduğu anlaşılmıştır. Devletin beşeri unsuru millettir. Millet belli bir ortak geçmişe ve amaca sahip insanların oluşturduğu topluluktur. Milleti oluşturan bireyler arasındaki dayanışma, devletin varlığı ve devamı için çok önemlidir. Türk insanı için bağımsızlık, asla vazgeçilemeyecek bir toplumsal olgudur. Türk insanı bağımsız olmadığı toprağı hiçbir dönemde vatan saymamıştır. Türk devlet anlayışının çekirdeği noktasında Türk ailesinin olduğu görülmüştür. Ailenin gelişmesi ve çeşitli sosyal değişimlerden geçmesi sonunda Türk devletinin şekillenmeye başladığı anlaşılmıştır. Hatta devlet, ailenin en geniş hali olarak düşünülmüş olup, aile içi yardımlaşma ve dayanışma devlet hayatına yansıtılmış ve bu özellik bir gelenek halinde tüm Türk devletlerinde varlığını hissettirmiştir. Devlet başkanlarının günümüzde bile baba olarak anılmasının temelinde bu anlayışını var olduğu görülmüştür. Türkler hizmet devleti anlayışına sahiptir. Bu nedenle, kurulan ilk Türk devletlerinden başlamak üzere hemen her dönemde devlete ve devlet başkanına çok geniş görevler yüklendiği görülmüştür. Bu anlayış aslından ayrılmış ve günümüzde insanların tembelleşmesin ve her şeyi devletten bekleme hissine sahip olmalarına sebep olmuştur.
Türklerde devlet anlayışı ve siyasi uygulamalarında önemli bir yere sahip olan kurumlardan birinin, danışma kurulları olduğu görülmüştür. Devlet başkanın uygulamalarını kontrol eden, onun görev ve yetkilerini belirleyen bu tür kurumların Osmanlılar dahil her Türk devletinde çeşitli isimlerle yaşadığı görülmüştür. Bu kurumlar zamanla siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri haline gelmiştir. Türklerin hayat şartlarına paralel olarak her bir ferdinin asker gibi yetişmiş olması ordu- millet bütünlüğü anlayışını doğurmuştur. Türk insanının askeri yapısı teşkilatçılık becerisinin bir araya gelmesiyle oldukça ileri bir savaş sistemi oluşmuş ve günümüzdeki tüm askeri sistemlerin temeli sayılan onlu sistem oluşturulmuştur. Kısaca belirtmek gerekirse Türk devlet anlayışı ilk ortaya çıkışından itibâren Osmanlıların sonuna kadar aynı temel özellikler çerçevesinde şekillenmiştir. Kavramsal ve kurumsal alanda bir çok unsur, zamanın gereklerine uygun değişikliklere uğramış ve yaşatıldığı görülmüştür. Cumhuriyet Türkiyesi’nde ise devlet anlayışı kendinden öncekilerden çok farklı bir şekle bürünmüştür. Devletin unsurları ve kaynakları bakımından bir çok benzerlikler olsa da siyasi sistemin şekli ve siyasi politikalar bakımından devlet, yeni bir yapıya kavuşmuştur. Daha önce tanrısal olarak kabul edilen hakimiyet, Cumhuriyet döneminde millete atfedilmiştir. Yönetim sistemi de demokratik sistem üzerine oturmaktadır. Din ve dini şahsiyetler özellikle Osmanlı döneminde, yönetimde çok geniş yetki ve söz hakkına sahip olmuşlardır. Bu durum zamanla devletin varlığı ve devamı için olumsuz etkiye sahip bir şekil aldığı görülmüştür. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti devletinde dinin siyasi hayata hakim olmasını engelleyen bir ilke olarak lâiklik, devletin en önemli özeliklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir devlet için değişme ve gelişme, devletin ve siyasi hayatın devamı için çok önemli bir konudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte, birçok yönden gelişmiş olan batı medeniyetinin örnek alındığı görülmüştür. Devlet anlayışının da bu yönde değiştiği ve geliştiği görülmüştür.

KAYNAKÇA

Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Ötüken Yay., İstanbul 1996. Ahmet Atgündüz,- Sait Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, Osav, Yay. İstanbul 1999. Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İstanbul 1999. Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği, Millî Eğitim Bakanlığı Yay., Ankara 1997. A. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku, Turhan Kitapevi, Ankara 1995. Abdülkadir Karahan, Türk Kültürü ve Edebiyatı, M.E.B. Yay., İstanbul 1998. Ahmet Tacemen, Türk Kimliği, C. II, Niğde Üniv. Yay., (4), Niğde 1998. Ahmet Atgündüz,- Sait Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, Osav, Yay. İstanbul 1999. Cihan Yamakoğlu, Devlet Olmak İçin, Akçağ Yay., Ankara 1993. Davut Davut Dursun, (Yönetim Din İlişkileri Açısından) Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din, İşaret Yay., İstanbul 1992. Dursun, Siyaset ve Toplum, Emre Yay., İstanbul 1996. Halil Berktay, Türkiye Tarihi, Cilt:1, Cem Yay., İstanbul 1995 Erol Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Neşr., İstanbul 1999. Fahrettin Korkmaz, Gazâli’de Devlet, T. Diyanet Vakfı Yay., Ankara 1995. İbrahim Kafesoğlu, Türk Dünyası El Kitabı Türk Kültürünü Arş Ens. Ankara 1992 İbrahim Kafesoğlu, Türk Tarihi, Ankara 1976. İbn-i Haldun, Mukaddime, (çev. Zakir Kadiri Ugan) M.E.B. Yay., İstanbul 1990. İslâm Ansiklopedisi “Devlet”maddesi , Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 1994. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yay. İstanbul 1995. Kemal Göde, Türk-İslâm Kültür ve Medeniyet Tarihi, Erciyis Üniv. Yay. 38, Kayseri 1992. Kınalızâde Ali Efendi, Devlet ve Aile Ahlakı, Haz. Ahmet Kahraman, Tercüman 1001 Eser. Laszlo Rasonyı, Tarihte Türklük (Çev. H. Zübeyr Koşay), Türk Kült. Arş. Ens. Ank. 1971. Nizamül Mülk, Siyasetnâme, Kültür Bak.Yay.,(Sad. M. Altan Köymen),İstanbul 1990. Mehmet Kaplan, “Türk Kültürünün Dayandığı Temeller”, Türk Kültür ve Medeniyeti (Makaleler), C. 1, Atatürk Üniv. Türk Kültür ve Med. Arş. Ens., Ankara 1976.M.Ali Ünal, Olaylar ve Türkiye, Alsancak Dergisi, Isparta 1998. Mehmet Arslan, Kutangu-Bilig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı, İstanbul Üniversitesi Yay.3411, İstanbul 1987. Metin İşçi, Genel Olarak ve Türkiye’de Siyasal Değişme, Der Yay., İstanbul 1998. Mehmed Niyazi, Türk Devlet Felsefesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996. Meydan Larousse, C. 3, Meydan Gazetecilik,istanbul 1984. M. Ali Ünal, Osmanlı Müesseseleri Tarihi, S.D.Ü. Mat. Isparta 1997. Mustafa Keskin, Atatürk’ün Millet Ve Milliyetçilik Anlayışı, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara 1999. Muzaffer Erendil, “Türklerin Millî Meziyetleri”, Türk Kültür Ve Medeniyeti (Makaleler), C. 1, Atatürk Üniversitesi Kültür ve Med. Arş. Ens., Ankara 1976. Munci Kapani, Politika Bilimine Giriş, Bilgi Yay., İstanbul 1996. Nevzat Köseoğlu, Türk Dünyası Tarihi ve Türk Mediniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Neşr., İstanbul 1991. Nihat Nirun, Sistematik Sosyoloji Açısından Ziya Gökalp, Kültür Bak. Yay. 459, Ankara 1999. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, C. 1, Boğaziçi Yay., İst. 1998. Reşat Genç Kaşgarlı Mahmut’a Göre XI.yy Türk Dünyası, Türk Kültürünü Araştırma Ens., Ankara 1997. Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, Say Yay., İstanbul 1982. Süleyman Kazmaz, Atatürk’ün İstediği Medeniyetin Işıkları, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 1997. Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi , Bilgi Yay., İstanbul 1994. Taner Tatar,Türk Yönetim Sistemi, Turan Yay., İstanbul 1997. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, (sad. Yalçın Toker), Toker Yay., İstanbul 1995. Ziya Gökalp, Türk Ahlakı, Toker Yay., İstanbul 1975.