İman Devleti mi, Akıl Devleti mi? Arslan Postu mu, Tilki Postu mu? Siyasetin İkilemi – Dücane Cündioğlu Açıklıyor

Dücane Cündioğlu – İman Devleti ve Akıl Devleti (Arslan ve Tilki) Youtube Konuşması

YouTube player

Giriş: Siyaset ve Hikmet-i Hükümet

Bu akşam “İman Devleti, Akıl Devleti” ayrımından hareketle içinde bulunduğumuz siyasal yapıyı, yani dar ölçekte Türkiye’yi, büyük ölçekte İslam dünyasını konuşacağız. Zaten İslam dünyasını ve Türkiye’yi konuşmaktan, tüm dünyayı konuşmaya pek sıra gelmiyor. Önce vatan diyoruz ve kendi sorunlarımızdan söz ediyoruz. Siyaset bizde genelde politikanın karşılığı olarak çevrilir ve bir anlamda yönetme sanatı olarak anlaşılır fakat bizim tarihimizde siyaset kelimesi, yani İslam, Osmanlı ve İslam hukuk ve siyaset yazınında, literatüründe siyaset biraz farklı anlamda kullanılır. Buna değişik vesilelerle işaret ediyorlar ama ben bu akşam farklı bir açıdan yaklaşacağım.

Daha evvel üzerine konuşmuştuk. Ben de uzun zamandır yazıyorum, işte yarıyı geçtim sayılır, umarım bitirmek nasip olur. Bizde bir tabir vardır, bulabildiğim en eski kaynak 13. yüzyıla uzanıyor: “Ber vefk-i vücub-u kaide-i hikmet.” Yani İslam dünyasında siyaset iki şeye uygun olmak zorundaydı: Biri şeriata uygunluk, yani şeriattaki emir, buyruk ve yasakların uygulanması gerekiyor. Bunlarla çatışıyor. Mesela, içkiyi serbest bırakamazsınız, domuz etini helal yapamazsınız filan gibi. İkincisi de kaide-i hikmet. Bu kaide-i hikmet tabiri, hikmet ilkesi, hikmete uygunluk… “Ber vefk-i vücub-u kaide-i hikmet”… Hikmete uygunluk aslında hikmet-i hükümete uygunluktur. Yani buradaki hikmet, genel anlamıyla hikmet değil, özel anlamıyla hikmettir, siyasal hikmet diyelim buna geçici olarak.

Bu kaide-i hikmeti hükümete uygunlukta, hikmet-i hükümet ki daha evvel defalarca konuştum bu konuda, hikmet-i hükümetin iki tane temel esası var: Biri mükafat, diğeri mücazat. Yani biri ödüllendirme, diğeri cezalandırma. Normal olarak insanlar, işte akıllı varlıklar olarak, toplumsal bir varlık olarak insanda uyum yetisi vardır. Bir arada yaşarlar insanlar, işte aile, kabile, aşiret, kabile vesaire ve ulus düzeyinde değişik toplumsallık biçimleri içerisinde yaşarlar. Bu bakımdan bunun ödüllendirilmesi gerekir. Nasıl işte, güvenlik içinde olması lazım. Yani kanunlara uyuyorsa, toplum içinde yaşıyorsa, erdemli bir yaşam sürüyor ve buyruklarla çatışmıyorsa bunun ödüllendirilmesi gerekiyor ama kanunlara riayet etmiyorsa, suç işliyorsa cezalandırılması gerekir. Dolayısıyla suçun olmadığı toplum yoktur. Yani toplumsal olan şey, en temel ilkelerden bir tanesi suçtur. Çünkü toplumun bir arada olabilmesi yasalara bağlıdır, yasanın olduğu yerde yasa ihlali kaçınılmazdır. Yasaya uymak, huzur içerisinde, güvenlik içinde getirdiği gibi, yasayı ihlal etmek, yasalara riayet etmemek bir suç teşkil eder ve suçun niteliğine göre de cezalandırılmaları gerekir.

Suç, Ceza ve Hukukun Varoluşu

Dolayısıyla suç nasıl kaçınılmazsa ceza da kaçınılmazdır. Suç ve cezadan, hatta daha öncesinde yasadan söz ediyorsak ister istemez hukuktan söz ediyoruz demektir. Yani hukuk; sözlü yasalar olsun, yazılı yasalar olsun ya da toplumsal adap, muaşeret olsun, toplumsal kurallar olsun, yani toplumsallığın rükünlerinden bir tanesidir. Dolayısıyla ceza olmadan, yani suç ve ceza olmadan bir toplumu tasavvur edemeyiz. Tıpkı bir bedene sahip olduğumuzda sıhhatten ve marazdan, sağlıktan ve hastalıktan söz ediyorsak, doktorlar kaçınılmazsa hakimler de, yargıçlar da bir toplumda… Yargıçların varlığı kaçınılmaz demektir. Tabii hakimlerin kendisi suçu tespit eder. Yani neyin suç olduğuna karar verir ya da falan kişinin suçlu olup olmadığına karar verir, yani yargılamada bulunur. Bütün toplumlarda, bütün çağlarda… Bu yargılama, yasalar da değişir, yargılama biçimleri de değişir ama neticede yargıçlar verdikleri cezayı bizzat kendileri infaz etmezler. Bunun için siyasetin ya da işte daha gündelik anlamıyla devletin organlarının, icra yürütme organlarının devreye girmesi lazım; yani suçlunun yakalanması ve cezalandırılması.

Siyasetin Özü: Cezalandırma ve Devletin Şiddet Tekeli

Siyaset, garip bir biçimde, 13. yüzyıldan itibaren, 12-13 hatta diyelim biz ona, 13. yüzyıldan itibaren siyaset “katletmek”, “cezalandırmak” anlamına gelmiştir. Siyaseten siyaset etmek aslında öldürmek demektir ya da daha şey yapalım yani, katletmek manası vardır ama daha geniş anlamıyla kullanırsak cezalandırmak demektir. İşte hikmet-i hükümetin, yani yönetmenin gereği olan şey… Devletin varlık amacı bu; cezalandıracak. “Şiddet tekeli” deniyor. Yani sadece devlet şiddet uygulayabilir suçlulara karşı. İnsanların, yani yurttaşların birbirlerini cezalandırma lüksü varsa ceza vardır. Dolayısıyla cezalandıracak organlar da vardır. Eğer yurttaşlar birbirlerini cezalandırıyorlarsa orada devlet yok demektir. Yani “ihkak-ı hak” denirdi eskiden buna. Herkesin kendi hakkını kendisinin koruması, kendi hakkını kendisinin alması. Yani sizin kardeşinizi öldürdü, gidiyorsunuz öldüreni siz öldürüyorsunuz, bu bir tür “ihkak-ı hak”tır. Cezayı siz kendiniz veriyorsunuz, cezalandırma yetkisini kendinizde buluyorsunuz.

Hukuk varsa, devlet varsa böyle bir yetkiniz yoktur. Hiç kimseyi cezalandıramazsınız. Yapmanız gereken, suçlu olduğuna inandığınız kişileri şikayet etmek, devleti yardıma çağırmaktır. Sonra ifadeler alınır, yargılamaya gerek görülürse yargılama olur. Yargılama sonucunda yargıç bir karar verir ve o karara göre devlet organları işte ya hapishanelere atar onları ya işte asar. Artık hangi çağdaysanız, o çağa göre bir ceza verir.

Osmanlı’da Siyaset ve Yargı

Siyaset etmek aslında Osmanlı döneminde özellikle, yani bu İslam tarihi için de geçerli, halifenin ya da halifenin yetkilendirdiği kişilerin, vezirlerin, aşağı doğru inin Osmanlı’da, beylerbeyleri, işte su başıları vesaire, bunların bu cezaları vermeleridir esas olan. Peki yargılama yapılması gerekir miydi? Yargılama yapılıyor muydu? İşte özel hukukta, vatandaşlar arasındaki birtakım çekişmeler ve çatışmalarda yargılama yapılıyordu ve işte kanun neyse ona göre ceza veriliyordu. Peki siyasal suçlara kadılar yargılıyor muydu? Hayır, kadıların… Bu çok bilinmez ama kadıların devlette, bildiğimiz anlamda resmi görevi yoktu. Yani siyasi, siyasal bürokrasinin yanında hukuk, iğreti olarak duruyordu. Yani beylerbeyinin yanında kadının sözü geçmezdi.

İdare Hukuku ve Yargısal Denetim Problemi

Bu, özellikle idare hukukunda şöyle bir problem mi ortaya çıkarıyor: Yönetimin ya da yönetici kadroların fiillerini murakabe etme, yani yargısal denetime açık olup olmaması meselesi. Yani bürokrasinin yaptıkları yargısal denetime açık mıdır, değil midir? Bu çok çetrefilli bir problemdir, pek konuşulmaz. Yani hukukçular bunu bilir, işte siyaset bilimciler biraz bilir ama devletin yapıp ettiklerinin, yani devlet adamlarının, siyasetçilerin, bürokratların, devlet görevlilerinin diyelim, yapıp ettikleri yargısal denetime açık olup olmaması…
Nerede yargılanır bunlar? Yani genel mahkemelerde yargılanır mı bir polis bir suç işlediğinde? Normal, herhangi bir yurttaş suç işlediği gibi… Bir polis, bir asker yargılanır mı? Devletler bunu hala… Modern devletler, Batı’da da biraz öyledir. Bir yere kadar direnişler… Zannediyorum ilk kez İngiliz yargıçların ısrarıyla bürokrasi yargısal denetime açık hale getirilmiştir.

Devlet Gücü ve Hukukun Aşılması: Arslan Postu ve Tilki Postu

Yani diyelim ki bir vatandaşı, yurttaşı aldı polis, götürdü. Sonra ailesi şikayette bulundu, ellerinde tutuklama kararı yok, bilmem ne yok, bir açıklama yok, hiçbir şey yok. Aldılar, götürdüler adamı. Soruyorsun. Diyelim ki İçişleri Bakanı diyor ki: “Bu devlet meselesidir.” diyor. “O yüzden açıklayamayız.” Burada devletin çıkarları gereği o adamı niçin aldığımızı, niçin yasaya bağlı olmaksızın iki aydır gözaltında tuttuğumuzu açıklayamayız diyor. Yargıç da “Olmaz öyle şey.” diyor, filan.

İşte yaklaşık 7-8 asırdır bu, şey, devlet görevlilerinin yargısal denetime açık olup olmaması meselesi Batı hukukunda da tartışılıyor, modern hukukta da. Ve devletler genelde devletin personelinin idare mahkemelerinde yargılanmasını, bu işi kendi aralarında çözmeyi ve yargıya teslim etmemeyi tercih ediyorlar. Nereden kaynaklanıyor? Yani bu ve buna benzer bir sürü sorun. Çünkü devlet, hem iç işlerinde hem de dış işlerinde bazı zorunluluklarla karşı karşıyadır ve bu zorunlulukların üstesinden gelebilmesi, bazı engelleri aşabilmek yasalar içerisinde olanaklı değilmiş gibi görünür. Bu engelleri devlet hukuku kendince, tek yanlı olarak askıya alır ve yargıdan bunu kaçırmak ister. Kaçınılmaz olarak böyle bir eğilimi vardır. Gücünü yasaların izin verdiği ölçüde kullanmak hiçbir devlete yetmez.

Dolayısıyla devletler herhangi bir yasayla sınırlanmasına… Aslında milattan öncelerine kadar gittiğini… Mesela Lis diye bir şey vardır, Sparta generali. Spartalı bir general. Yanlış hatırlamıyorsam milattan önce 395’te ölüyor. Onun bir sözü var, diyor ki: “Arslan postunun yetmediği yerde tilki postu giymelidir.” Bunu, bu tilki-arslan metaforu Makyavel, özellikle Batılı siyaset yazınında ön planda. Şeyde de bizde de var. Çünkü Hint ve İran geleneklerinde de bu aslan-tilki karşıtlığı özellikle vurgulanır ancak işte diyelim ki Hindistan’da aslan var mı? Hatırlayanınız var mı? Yazsınlar. Hindistan’da aslan olur mu? Ya da tilki, Hint tilkisi var mıdır? Hindistan’da tilki var mıdır? Özellikle araştırmadım ama İran kaynaklarında biliyoruz, kullanılan daha çok kaplan ve çakal.

Aferin bak, Alper diyor: “Hindistan’da kaplan olur.” Çok doğru. Dolayısıyla aslan yerine kaplan kullanılıyor, tilki yerine de çakal kullanılıyor ama amaç aynı. Arslan neyi sembolize eder? Arslan gücü sembolize eder. Yani aslan gider, saldırır, yere yıkar avını ve onu parçalar, yer. Yani aslan engelleri gücüyle aşabilir. Ormanların kralı arslandır ya da işte Hindistan’da kaplan olsun, Bengal kaplanı filan, onlar güçlerinin yettiğini yaparlar. Bu gücün gereğidir. Parçalamak istiyorsa, işte avlamak, hayvanı avlar, gücü yettiği için avlayabilir. Tabii araya kurtları filan sokanlar da var ama neticede biz ikili ayrıma, Lis’in derin ayrımına bağlı kalacağız: Arslan postu, tilki postu.

Arslan ve Tilki: Güç ve Zekanın Birlikteliği

Fakat şöyle bir sorun çıkıyor: Arslan gücü yettiği hayvanı gücüyle alt edebiliyor, ham yapabiliyor. Peki tuzaklara karşı arslanlar kendilerini nasıl koruyabilirler? Yani diyelim ki insanlar arslanlara tuzak kursa… Arslan, diyelim ki ağ assalar ağacın üzerinde filan, neyse. Saklanıp, değişik arslan avlama teknikleri vardır. Arslan güçle de avlanabilir ama neticede tuzakla da, tuzak kurularak da avlanabilir. Arslan tuzağa karşı kendisini koruyabilir mi? Tuzaklara karşı koruyamaz. O yüzden daha sonra Makyavel… Yani asırlardır bütün siyaset biliminde bu kullanılır. Bunun için zekâya ihtiyaç var, tilki zekâsına. O yüzden sadece demek ki siyasette engeller sadece güçle aşılamaz, aynı zamanda zekânın da o güce eşlik etmesi lazım.
Peki arslanın da o zekâsı var mıdır? Yoktur. O yüzden arslan kral, ormanların kralı olarak aslan güç temsil eder, onun kendisine tuzaklardan korunması için yardım edecek tilkilere ihtiyacı vardır. Tilkiye veya tilkilere çünkü o gövde, o pençe, o güç sadece belli engelleri aşmayı sağlıyor. İşte diğer hayvanları korkutabilir, yenebiliyor, parçalayabilir, avlarını avlayabilir filan filan. Bu tür engelleri aşabilir ama tuzak, kendisine tuzak kurulduğunda bunu aşması için tilki zekâsına gerek var. O yüzden diyorlar ki: Siyasette sadece arslan olmak yetmez, aynı zamanda tilki de olmak lazım.

Devlet, Hukuk ve Ahlak İlişkisi

Cezalandırma yetkisini kullanırken aslında devlet veya siyaset, arslanlığı, gücünü kullanıyor. Bunu güçle yapıyor. Peki ahlaka, hukuka, yasalara riayet ediyor mu? Bu problem. Yani tarihin, devletin ortaya çıktığından itibaren, çıktığı tarihten itibaren bu problem devamlı var. Hukuk-hukuk-siyaset ya da hukuk-ahlak-din ve siyaset ilişkisi… Devleti, tabii devlet deyince devlet mücerret soyut bir kavram, bir tüzel kişilik ama biz devleti değil, devlet görevlilerini muhatap oluyoruz. Dolayısıyla devlet görevlilerinin hukuka bağlı kalma, hukuk dairesi içerisinde hareket etme yeteneği, isteği var mıdır, yok mudur? Neye dayanmalı? Şimdi hukukun, hukukla siyaseti kontrol edebilir, denetleyebilir miyiz? Hukukun kendinde böyle bir gücü var mıdır? Çağlar boyunca olmadı.

Ta ki güçler ayrılığının ortaya çıkışına kadar. Yani yasama, yürütme ve yargı birbirinden ayrıldığında, modern devlet ortaya çıktığında ister istemez yargılama siyasete karşı bir özerklik kazanıyormuş gibi oldu. Gerçekte böyle bir özerkliği tam manasıyla kazandı mı derseniz, hukukun böyle bir gücü yok. Hukuk daima buyruğa bağlı kalmıştır. Yargıçlar daima siyasete boyun eğmek durumunda kalmıştır. Tarih boyunca da böyle oldu.

Siyasi Rejimler ve Mutlak Monarşiden Meşrutiyete Geçiş

Şimdi devletin “rejim” meselesi çok önemsenir. Yani işte bir mutlak monarşi mi var, meşruti bir monarşi mi var, işte oligarşi mi var, cumhuriyet mi var veya cumhuriyet yerine demokrasiyi koyuyorlar. Şimdi demokrasi var. Yani siyasal rejimlerin niteliği çok önemsenmiştir. Bir yönüyle bu boşa değildir çünkü mutlak monarşiyle meşruti monarşi arasındaki fark, kralın sınırlandırılmasıdır. Sultanın, kralın sınırlandırılması… Neyle? Yasalarla. Şimdi bu, arslanın tilki karşısında zayıflaması demektir. İşte Osmanlı tarihine, İslam tarihine bakın, hep aslanla tilkiler arasındaki kavgadır. En önemli şey… Halk nedir? Halkın burada esamesi okunmamıştı.

Türkiye ve Ortadoğu’da Teokratik Rejimler

Şimdi biz tabii Türkiye ve Ortadoğu bağlamında konuşacağız dedim. Çünkü bugün Twitter’da da duyurdum: İran, Suud ve Türkiye’yi örnek verdim, teokratik ve yarı teokratik rejimler olarak. Hatta bazıları demiş ki işte: “Biz laiklik var, cumhuriyet var.” falan. “Nasıl böyle şeyler söylersin?” filan. Yani yapacak bir şey yok, arkadaşların Tanrı yardımcısı olsun diyelim, onları Tanrı’ya havale edelim. Tanrı’ya havale ettiğimiz zaman biz rahatlıyoruz. Dolayısıyla İslam dünyası açısından bakarsak, arslanlar ve tilkiler bizde.

İslam’da Siyasi Rejim ve Kanun Koyucu Olarak Peygamber

Bir kere hukuk ve siyaset arasındaki ilişkiye nereden başlayacağız? İşte en baştan başlamak lazım. Yani kanun koyucu, ilk kanun koyucu peygamber. Yani Tanrı var, peygamber var ama yani onun somut temsilcisi, halife… Peygamberin kendisi ilk halife. Ebubekir, çünkü peygamberin ardından geliyor olması manasında… Ben halifeyi biraz daha “zıllullahi fil ard” manasında kullanıyorum. Yani yeryüzünde Tanrı’nın gölgesi olmak, Tanrı’nın yansıması olmak. Tanrı’yı görmüyoruz, o bulutların üstünde, yukarıda, gökte bir yerlerde ama karşımızda onun temsilcisi var. Kim bu? İşte her iki manasıyla da halife.

Yasama, yürütme, yargı, hepsi onda mündemiç, hepsi birleşmiş. Yani peygamber hem kanun koyabiliyor, hem yargılayabiliyor, hem cezalandıracak. Yani Allah ve resulü bir şey emrettikleri zaman onlara müminler itaat etmeli, isyan etmemeli. Yani buyruk varsa itaat, koşulsuz itaat vardır.

İslam’da Siyasi Model Eksikliği ve Tarihsel Gelişim

Şimdi önce unuturum diye baştan söyleyeyim: İslam dünyasında, peygamberin ne Kur’an’da, ne peygamberin uygulamalarında ne de sünnetinde, bir siyasi rejim, siyasi bir model, bir devlet tasarımı hiç olmamıştır. Nereden biliyoruz? Zaten bütün ilk savaşlar, iç savaşlar diyelim bunlara, işte halife kim olacak filan falan… Halifenin kim olacağına dair peygamberin zihninde herhangi bir tasavvur yoktu. İşte işaret etti, bilmem ne etti filan. “Getirin kağıdı, kalemi.” dedi gibi bir sürü, sonradan, yüksek olasılıkla sonradan uydurulmuş birtakım rivayetler var.

Aslında Ali, “Ali benden sonra halife olsun.” diyecekmiş de işte Ömer’le Ebubekir, “Beni” Said “Sakifesi’nde oldu bittiye getirmişlerdi.” Buradan da değişik işte mezhepler ortaya çıktı, Sünniler ve genel olarak Şiiler ayrıldılar. Onların da kendi aralarında bir sürü ayrımları oldu. Neticede siyasi bir rejim, siyasi bir model önerme miştir.

Bunu nereden biliyoruz? İslamcılık, yani 19. yüzyılda ortaya çıkması bakımından… İslamcılığın 19 ve 20. yüzyıldaki tezlerinden de biliyoruz. Demokrasi denmiştir, bilmem ne denmiştir. Yani ne dedikleri hiç bilememişlerdir, sadece var olan, yaygın olan, revaçta olanlara eğilim göstermişlerdir. İslam’ın ilk döneminde de krallığın, işte Muaviye ile birlikte, “melik”in Emevilerle birlikte diyelim hatta, krallık ortaya çıkmıştır.

Sonra Yezid’le birlikte “veliahtlık” ortaya çıkmıştır. Yani babadan… Muaviye ile diyelim ve bu böylelikle devam etmiştir ta ki halife siyasi gücünü askeri bir güçle destekleyecek duruma geldiğinde tilkilere ihtiyaç duymuştur. İşte o tilkilerin önemli bir kısmı da İranlılardan Müslüman olmuş, Sasani İmparatorluğu’nun içinden Müslüman olmuş kesimlerden alınmıştır. İşte Büveyh Hanedanlığı’nı filan da kastediyorum, Bermekiler’i kastediyorum, Harun Reşit filan dönemi.

Sonra Türkler gelmiştir. Türkler de askeri bir güç olarak işte sultanlığı temsil etmişlerdir ama halifeye biat etmişlerdir. İşte halife sarayında oturmuştur. Sultanlar İslam coğrafyasında hükümranlık sürdürmüşlerdir. Bu Memlükler döneminde de böyle olmuştur. Moğolların gelişiyle bütün her şey tamamen değişmiştir.

Kutsal Kitap, Siyaset ve Ahlak

Şimdi peki siyasi olarak İslam adına burada söylenebilecek hiçbir şey yok. Krallığa karşı filan olsa… İşte Hazreti Süleyman, Hazreti Davut bizzat kendileri kraldı. “Kral” olarak, “King David” diye hala hatırlanır. Yani kraldır bunlar, İsrail kralları. Gerçi o krallıkta edilmez, bizimkiler peygamber olduğu tarafına dikkat çekerler ama işte kral dendiğinde dini metinlerde Hazreti Süleyman’ın krallığı akla gelir: “Çok güçlü.” filan diye. Oysa işte bugün herhangi, yani Ürdün kralından bir farkı yoktur. Hatta o kadar bile değildir gücü ama işte o dönem açısından, İsrail tarihi açısından bu çok abartılı bir şekilde algılanmıştır. Biraz girin şeylere, coğrafya kitaplarından İsrail coğrafyasının tarihini bir inceleyin, bunu ne demek istediğimi anlarsınız. Yani koca büyük İsrail tarihi… Büyük İsrail’e bakın yani, küçücük bir bölgedir. Onun öncesinde tabii işte Babil var, Asur var, Sümer var aşağı kadar gidiyor, Mısır var.

Şimdi burada bizi ilgilendiren hukuk, bir de ahlak. Yani siyaset esas itibariyle babadan oğula geçiyor. İslam dünyası deneyimi böyle. Muaviye’nin, yani örfü, adeti saymazsanız, şeriat ve kutsal kitap ölçü alınmıştır fakat kutsal kitabın siyasal rehberlik etme yeteneği tartışmalıdır. Yani işte ibadetlerde, namazlarda, mirasta, kadın-erkek ilişkileri, aile üyeleri arasındaki ilişkiler, hırsızlık, işte yok içki içme, zina filan… Bu gibi özel hukuk alanında birtakım buyruklar var ama siyasal, devleti yönetme sırasında lazım olan buyruklar…

Şimdi dedim ya, devlet bir şeydir, soyut kavramdır, bir tüzel kişiliktir. Önemli olan devlette görev, yöneticilerin kendileridir, yönetici sınıftır. Devlet deyince önce onları düşünmek lazım. Devletin hakları aslında yönetici sınıfın haklarıdır. Din deyince de böyle düşünmek lazım. Yani biz deyince, böyle mücerret, kafamızda işte Kur’an’dan, hadislerden, kutsal kitaptan birtakım cümleleri seçip, cımbızla ayıklayıp filan, böyle bir din var zannediyoruz. Oysa böyle değil. Yani din dediğiniz zaman din adamları akla gelir, ulema gelir. Yani din-devlet ilişkisi veya din-siyaset ilişkisi aslında yönetici sınıfla ulema arasındaki ilişkidir.

Ulema Sınıfı ve Din-Siyaset İlişkisi

Ulema, bir kısmını yönetici olarak devlete ödünç verir, bir kısmı da hukuku temsil eder. Yani sarayla halk arasındaki aracı kurum olarak çalışır. Bu kurumun halkın içinde olan kesimleri vardır, devletin içinde olan kesimleri vardır. Yani Diyanet İşleri Başkanı diyelim ki Türkiye’de, siyasetle halk arasında nerede duruyor? Bir cami imamı, cuma namazı kıldıran, işte beş vakit namaz kıldıran, bir köy imamı, bir cami imamı siyasetle halk arasında nerede duruyor? Bu sorunun yanıtı başka ama Diyanet İşleri Başkanı veya Diyanet İşleri’nde üst düzey yöneticiler nerede duruyor dediğimizde iş başkadır.

Hukukta da böyle değil midir? Yani Yargıtay’da görev alan adamla işte normal avukatlık yapan adamın ya da sulh, asliyede, sulhta hakimlik, yargıçlık yapan genç bir… Arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir? Ama hangi katmanda bulunursa bulunsun, gerek devletin içerisindeki ulema, gerekse halkın içerisindeki ulema, bu siyasetle din arasındaki ilişkiyi belirleyen ve buradan nemalanan sınıf, bu ulema sınıfı. Halka yakın olsa halktan daha çok alır, devletten az alır. Devlete yakın olan halktan almaz, padişahtan, halifeden, sultandan, işte vezirlerden, sadrazamdan… Her halükarda…

Buyruk, Emir ve Cebir: Siyasetin Temel Unsurları

Siyasetle hukuk… Ki ahlaka şimdi girmiyorum… Siyasetle hukuk arasındaki bu ilişki de arslan daima halife olmuştur, sultan olmuştur. Yasamayı, yürütmeyi, yargıyı aslında elinde bulundurur. Hem baş yargıçtır, hem savaşa karar verecek olan odur, hem de istediği cezayı istediği kişi üzerinde infaz ettirir. Nereden biliyoruz bunu? İşte 1500 yıllık tarihe bakın. Hatta insanlık tarihine bakın, hep bu böyledir. Burada çok büyük bir değişim oldu. Dindar kitlelerin, muhafazakar kitlelerin, özellikle Ortadoğu’da hiç tanımadığı, kavramakta zorlandığı taraf burası. O yüzden Ortadoğu’da iki yaka bir araya gelmiyor.

Nedir o? Siyasetle dinin temeli aynıydı. Dinin temeli nedir deseniz, buyruk durur, Tanrı’nın buyruğu ve Tanrı’nın temsilcilerinin buyruğu. Her kimse onlar, peygamberden ulemaya varıncaya kadar… Esas olan buyruk, güç. “Buyur! Buyur!” bilme gücüdür. Yani bu pençe var ya, arslanın pençesi. O nedir? Buyur bilme.

Peki buyruk nedir? Buyruk… Buyruk deyince aklınıza ne geliyor? Emir deyince aklınıza ne geliyor? Emir, bir fiilin yapılmasını veya, yani bir şeyin yapılıp yapıl… Talep edebilme gücüdür. “Ayağa kalk! Otur! Kalk! Otur!” dediğinde “kalk”, kalkma fiilini taleptir. Kalkma, bir anlamda “otur” demek, oturma fiilini taleptir. Olumlu veya olumsuz, dilden dile bunun kipleri değişir. Yasaklayabilme, sınır koyabilme gücüdür yani. Halifenin, kralın, siyasetin en büyük gücü buyur bilme gücüdür. Savaşa çağırıyorsun, adamın canını vermesi için. “Hadi gelmesin bakalım, asker alıyoruz.” desin. “Ben gelmiyorum askere.” desin. “Askere gelmesi buyruldu.”

Herkesi askere çağırabilir. Gelmeyenlerin canını okuyabiliyorsan bunu yapabilir. Yani emir varsa cebir vardır. Buna “yaptırım” deniyor bugün modern hukukta. Yani buyruk daima bir yaptırımla buyruktur. Yaptırım yoksa bu, yani adamı idam hükmü verdin, uygulayamıyorsun, hiçbir anlamı yok onun. Yani tenfiz edebilmen, infaz edebilmen lazım. Cezayı uygulayabilen lazım. Bunun için de cebir lazım. Adamı mahkemeye çağırdın, gelmiyor. Ertesi gün zorla alım yaptırabilmek, karakola ya da mahkemeye ifade vermeye getirebilmek… “Ben yatmıyorum.” dedi, bilmem ne filan. Onu işte eğer mali cezaysa onu ödetecek, yakaladı polis.Böyle bir elense ile yere yapıştırdı. İşte o ne, o cebir. O kolu yere, diziyle de bastığı başına… Mafya babasını ya… Mafya babası filan dediğime bakmayın, işte onlar devletin şey, küçük dereceli memurlarıdır aslında. O “baba”, “maa” dedikleri adamlar sadece onu siz, biz bilmeyiz. Yani kendi içlerindeki hesaplaşmaları onlar ama cebir dediğimiz şey işte o, böyle suçluları ne yapıyorlar? Mesela arabaya koyarken arkadan kelepçe yapıyorlar, başından bastırıyor polis. Aslında hiç bastırmasını gerek yok ama o simgesel bir mesajdır. Yani çok ünlü, çok güçlü birine bir polis memuru tutuyor kollarından, sonra başından bastırıp arabayı öyle sokuyor. Devletin buyruğunu gerçek kılan, realize eden şey o cebir, o başı eğdirecek gücü budur.

Yargılama… Suçluyu yargılama tabii siyasette pek arzu edilir mi, edilmez mi? Genelde devlet hemen infaz etmek ister. Dünyanın her tarafında böyledir. İşte onu göndereceksin, yargılayacak, yıllarca hapiste yatacak filan… Öyle değil. İşte onu bir yere kaçıracaklar, kafasına sıkacaklar, gömecekler, yok edecek. Yani işkence edecek filan. Yani yasaya, hukuka göre davranma… Siyasetin, ne tür bir mazereti var? Kitaba uydurarak da aynı şeyleri yapabilirler. Problem gecikmesi, işin uzamasıdır. Siyaset daima acil olan, devletin öncelikleri daima acildir. Hukuk bu aciliyeti sekteye uğratır. Siyasetin hukuktan hoşlanmaması, en temel nedenlerinden biri aciliyet sorunu. Hukukun acelesi yoktur. Adaletin tecellisi 10 yıl, 20 yıl bekleyebilir. Ona da artık adalet denebilir ama devlet hukukun peşinden gittiği takdirde yavaşlar. Dünyanın hiçbir yerinde güvenlik bürokrasisi, hukuka uygun davranmaya yeteneksiz, isteksizdir. Daha doğrusu yeteneksiz demeyelim, isteksizdir. Yargısal denetimden rahatsız olmalarının nedeni de odur.

Güvenlik Bürokrasi, Yargısal Denetim ve Amerikan Filmleri

Şimdi tabii gelişmiş ülkelerde o yargısal denetim, o kurumların kendi içinde yapılabildiği kadar, olanaklı olduğu ölçüde yapılabiliyor. Rüşvet alıyorsa bir polis ya da bir amir filan, işte onu yakalayabilirler, edebilirler, çökertebilirler, cezalandırıyor. O yüzden Amerikan filmlerine bakın, devletin içindeki kötü adamlar daima yakalanır ve cezalandırılır. Mutlaka bir kahraman polis ya da kahraman bir gazeteci çıkar, işte valiyi, mafya babasını, işte polis amirlerini, müdürlerini filan ne yapar yapar, en sonunda onları çökertir. Polisin içerisinde, güvenlik bürokrasisinin içerisinde, adliyede, siyasette daima kötüler vardır ama hep yenilirler. Gerçek hayatta öyle olur mu? Orası tartışmalı.

Tanrı, Şeytan ve Zekâ: Aslan-Tilki Metaforunun Teolojik Boyutu

Şimdi bu aslan-tilki meselesini, hatırlarsanız, başka bağlamlarda, daha teolojik bağlamlarda, Tanrı’yla şeytan arasındaki ilişkiye uygulamıştım. Demiştim ki, Tanrı akılla… Hiçbir dinin Tanrısı akıllı değildir. “Her şeyi bilir.” filan ya… Özellikle felsefenin baskısıyla “görür, işitir”… Görür, duyusal yollarla görme ve işitme yoluyla. Tanrı işte her şeyi bilir ama düşünme yoluyla, akletme yoluyla bilmez. Hem Sami tanrıları böyledir, bütün tanrılar böyledir ama Sami dinleri için söylüyorum özellikle. Antik Yunan dinleri için de böyledir, Zeus da akıllı değildir aslında. Yani neticede Prometheus, şeytanın rolünü üstlenmiştir. Zekâ, tilkilik, esas itibariyle akıllı olmaktan ziyade kurnaz olmakla ilişkilendirilir. Kurnazlıkla… Yani kurnaz olmakla akıllı olmak…

Mesela “Aa ne kadar akıllı Ali Bey, ne kadar akıllı bir insan.” deseniz, bu bir övgüdür fakat “Ali Bey çok kurnazdır.” derseniz, bu övgü müdür? Kurnazlıkla, ki ben ona “zekâ” diyorum, akıl arasında ne fark var? Zeki olmakla akıllı olmak arasında… Bu dediğim gibi, bunu ben değişik vesilelerle konuştuğum bir mevzudur, isteyenler oralardan bulabilirler bunu.

Tanrı’nın Aklı, Şeytanın Zekası ve Kıyastaki Şeytanilik

Şimdi dağılmayalım. Neticede Tanrı düşünen, taşınan bir varlık değildir. Yani böyle tasavvur edilmemiştir, en azından kutsal metinlerde. Hristiyanlığın tanrısına bakın, Yahudiliğin Yahve’sine bakın, İslam’ın tanrısına bakın. Size en az 10’ar yakın kayıt, yazılı kayıt gösterebilirim, Tanrı için “akıllıdır” denemez. “Benim Tanrım akıllıdır.” denmez ama bakın şeytan için denir: “Şeytan hepimizden akıllı ya…” demiyor muyuz Türkçede? Şeytan şeyini, pabucunu ters giydirir adama.

Şimdi orada birbirine karışan zekâyla akıl arasındaki fark. Akıl en azından pek tanınan bir kelime değildir, Yunan’da özellikle işlenmiş bir terimdir ve Yunanca’dan etkilendiği kadarıyla Arapça’ya, hatta Latince’ye ve oradan da Batı dillerine, günümüze ulaşmıştır. Hala sorunlu bir terim olarak var olmaktadır. Genelde bütün dillerde iki tane kelimeyle ifade edilir. İşte bizim akıl dediğimiz, zekâ dediğimiz… Pratik akıl-teorik akıl ayrımı var. İşte teorik akıl, akıl diyoruz; pratik akla “zekâ” diyoruz. Peki kurnazlık, kiyaset nereden gelir?

Divan, Kiyaset ve Hesap Uzmanları

İlginç bir şekilde bu da devlerden geliyor. Tuhaftır. Bir ilginç bir öykü vardır. Divan kelimesi, devlerin bulunduğu yer demektir. “Div”… “Div” eski Farsça. Aslında bir anlamda, mesela İbn Haldun aynen o kelimeyi kullanıyor, “şeyatin” de demektir. Şeytanlar da demektir. Cinler ve şeytanlar. “Cinus” filan diyoruz ya… “Divan-ı Kisra”. Kisra’nın divanında ilk kez “divan” kelimesi kullanılıyor ve Farsça’dan Arapça’ya geçiyor, Sasanilerden geçiyor divan kelimesi.

İşte Hazreti Ömer ilk kez divanı kurduruyor filan falan… Ne demek divan? Divan esas itibariyle devletin maliyesi demektir. Maliyeden kastettiğimiz ne? Vergilerin filan hesaplandığı yer. Divandaki o şeytanlar denilen adamlar, kiyaset ehli, maliye bürokrasisi demektir. Yani şimdiki Sayıştay gibi, defterdarlık gibi ya da doğrudan Maliye diyelim, Bakanı var mesela şimdi. Mali işlerden sorumlu bürokrasi esas itibariyle divler, devleri. Olağanüstü varlıklardır onlar. Hatta bir, Kisra’nın çok eski, 9. yüzyıla, 10. yüzyıla ait bir rivayet vardır.
Ta İbn Haldun, 14. yüzyıllara kadar gelmiştir. Hepsi de… Kisra bir gün şeylerin, hesap işleriyle uğraşan elemanların böyle arı gibi çalıştığını görünce, “Ya bunların hepsi şeytan gibi.” demiş. “Div bunlar.” demiş. Oradan “div”… “Divan”, devlerin bulunduğu yer. Mahal manası kazanmış. Şimdi niye böyle? Aritmetik ve geometri, hesap uzmanları bunlar ve hesap kim yapar hesabı? Bir, vergiyi toplayacak, işte maliye bürokrasisi dedik onlara. Başka? Tüccarlar.

Tilkinin Yeri: Tüccarlar ve Zekâ

Tilkiler en çok nerede olur? Tüccarlar arasında olur. Zekâ, kiyaset dediğimiz, akıl demiyorum artık, tüccarlarda… Çünkü tüccarların en büyük özelliği ne? Bir şeyi alıp satmaları değildir, onların hesabını yapabilmeleri. Aritmetik ve geometri bilmeden tüccar olunamaz. Ki divanda katip de olunamaz. İşte divandaki katiplere div denmesinin sebebi, insana yakışmayacak bir iş yapması. A o işi sultan da, padişah da, halife de yapamaz. O hesap işlerini yapabilir mi?

Siyasi Liderlerin Hesap Yeteneği ve Özal Örneği

Bugün işte siyaset liderlerinin hesap yeteneklerine bir bakın yani. “Ekonomistim.” deseler bile fark etmez ya. Özel olarak ekonomi profesörü filan falan, iktisat eğitimi almışsa hadi onları istisna edelim, ayıp olmasın ama onun dışında siyasi liderlerin bir hesap uzmanı olmalarını bekleyemeyiz. Hesap uzmanı gibi görünen… Benim hatırlayabilmek siyasetçi, Özal’dı. Yani Demirel ve şey, Erbakan mühendisti ama Özal, Dünya Bankası filan falan, yani bize hesaplarla, rakamlarla konuşmayı… Türk siyaseti biraz Özal’la tanıdı.

Bu kurnazlık, bu şeytanlık, hesapla düşünme ile alakalı. Arslanın yapamayacağı bir şey, tilkinin yapabileceği bir şey. Tanrı’nın değil, şeytanın yapabileceği bir şey. O yüzden “İslam dünyasında ilk kıyası şeytan yapmıştır.” diye çok yaygın bir şey vardır, kanaat vardır yani. Ben size söyleyeyim, 8. yüzyıla kadar çok rahat geri götürebileceğimiz bir ifadedir bu. En eski metinlerde var. Kur’an’da şeytanla ilgili pasajlar yorumlanırken, “Şeytan niye isyan etti?” meselesinde… Çünkü kıyas yaptı. “Ben ateştenim, o şeyden…” dedi. Kıyası, mukayese. O yüzden kıyas yapmak niye bu kadar kötü olsun?

Şeytan ve Hatalı Kıyas Tartışması

Daha sonra… Sakın aranızda olur bu videoyu izleyen, bilmişler çıkabilir böyle ilahiyatçılardan filan, bazen çıkıyor. Akıllı olanlar susuyorlar, “İyi de ettin.” diyorlar ama bazıları… Hatta hakkımda video bile çekiyorlar. Hiç demiyorlar ki: “Bu adam bizim düşündüklerimizi zaten düşünmüştür, konuşurken bunları dikkate almadan söylemez.” demiyorlar. Diyorlar ki: “Şeytan ilk kıyası yapmadı. Ne yaptı? İlk hatalı kıyası yaptı.” Ya arkadaş, İslam dünyasında kıyas, ya mantık bilimi mi vardı? Araplar ne anlar mantıktan?

İnsanlık tarihinin hiçbir yerinde “mantık” diye bir bilim, akıl yürütme bilimi çıkmadı ki. İnsanlar zaten mantıklı düşünürler ama mantıklı düşünmek üzerine düşünemezler. Bunun tarihsel olarak, olarak ilk şeyi, mucidi diyoruz zaten, kaşifi ve mucidi, Aristoteles. Aristoteles’ten evvel “analitika” yok, mantık yok. Yani mantık bir bilim olarak, mantık bir sanat olarak, mantık ilk kez Aristoteles tarafından ortaya kondu. Başka bir ulusta da filan, karşılaşılamadan… Hintlilerde, işte Çinlilerde falan filan arıyorlar, ediyorlar. Zamanla gelişti, değişti filan ama 2000 yıl, en az 2000 yıl insanlığın, Akdeniz coğrafyasına, uygarlığın… Burayla sınırlı tutarak söylersek… Hakim olan tek bilim dalıydı. Dolayısıyla “hatalı kıyası”…

Arap nereden bilecek Yunan mantığı İslam dünyasına girdikten sonra, 10. yüzyılda filan? Ulema lafa… İşte o benim “sıvama” dediğim, sıvamacılar devreye girdi. Çevir, kazı yanmasın. “İlk kıyası yaptı.” lafı, “ilk hatalı kıyası yaptı.” döndü. Kaç yüzyıl sonra? Hesaplayın, bulursunuz.

Şeytanlığın Sembolizmi ve Buyruğa Karşı Çıkış

Dolayısıyla şeytanlık, bütün dinlerde neyi sembolize eder? Kötülüğü sembolize eder, bunda hiç kuşku yok. Şeytanlık, kötülük demektir. Şeytan kötü olan demektir, aldatan demektir, yoldan çıkaran demektir, yoldan çıkmış demektir. Kovulmuş, “racid”dir. Huzurdan kovulmuş olan demektir. Tanrı’ya isyan etmiştir, buyruğa karşı gelmiştir.

Buyruğa karşı gelmenin tarihsel simgesi şeytandır. Neyle karşı gelmiştir? Kıyası yaparak, aklı temsil ederek. Yani şeytanla tilkiyi tam da burada eşleştiriyorum. Tıpkı aslanla kralı, hatta Tanrı’yı eşleştirdiğin gibi. Peki kralın tilkisi? Yani arslanın… Arslan kendisi tilkilik yapamayacağına göre, tilkiden yardım alması lazım. Tanrı ile şeytan arasındaki ilişkiyi söyledim. Şeytanlık, şey, tilkilik, şeytanın payına düşmüştür. Peki kralın tilkisi nerede? Onlar da vezirler, danışmanlarıdır, yardımcılarıdır, bakanları filan falan. Yani halifenin ya da sultanın ya da kralın etrafındakiler. Kralın kendisi sadece buyurur.

Buyruğun Hakimiyeti ve İsyanın Bireyselliği

Dolayısıyla biz en azından insanlık tarihine baktığımızda, modern döneme kadar siyasetin ve hukukun temelinde buyruğun olduğunu görüyoruz. Buyruğa karşı çıkmak, buyuran kişiye karşı, zata karşı çıkmak demektir ve bir tek cezası vardır: Yok edilmek! O yüzden kralın buyruğuna karşı çıkmanın cezası ölümdür. Halifeye itiraz edemezsin, bir kelimesiyle… Bir buyurur ve ölürsün.
O halde burada isyan düşünce yoluyla, muhakeme yoluyla ve buyruğa karşı olan bir yanıyla tezahür ediyor. İsyan burada ortaya çıkıyor. Peki bu işlemleri kim yapabilir? Yani tilkilik, şeytanlık ne derseniz deyin. Birey! Her zaman toplum dışı, aforoz edilmek zorundadır. Düşünmenin bütün tarihi, insanlık tarihi, uygarlık tarihi açısından söylüyorum: Düşünme, daima genel yargılarla çatışabilmek demektir. “Bana göre…”, “Ben böyle düşünüyorum.” dediğinde… “Bana göre…” yani, “Sen kimsin?”

“Bana Göre” Demek ve Toplumsal Baskı

Bakın burada gelen, “Bana göre bu yanlış, bana göre bu doğru.” dediğinizde, esas itibariyle “rey”… Bunu Arapça’da çok güzel söylüyorlar: “Bu bir reydir.” Hani biz “rey”, “oy atmak” diyoruz ya… “Rey”… Ebu Hanife’ye, Cafer-i Sadık öyle diyor. “O,” diyor, “rey’ine göre şeytanı taklit eden sen misin?” diyor. Yani “İlk kıyası şeytan yaptı, sen de diyormuşsun ki…” İslam tarihine bakın, daima linç edilenlerin tamamı, istisnası yok, tamamı “rey”den söz etmiştir. “Rey”, “bana göre” demek. “Bence” demek.

Daima genel kanıları… Çünkü çok az kişi toplumun içinde, hele kadim toplumları düşünün lütfen, “Bana göre…” diyebilir. “Ben öyle düşünmüyorum.” diyemiyorsunuz ya. Cumhuriyet Türkiyesi’nde sınıfta diyemiyorsun. İki tane şamar, eskiden tabii bizim zamanımızda iki tane şamar attım hoca, otutturur seni. “Katılmıyorum hocam size.” filan. Ya hiyerarşi, görünmez bir hiyerarşi var.

Buyruk Evreni ve Tanrı’nın Konuşması

Bunun en, kazalım kazalım kazalım, en temeline inelim, ne bulacağız orada? Buyruk evrenin var. Ne? “Önce söz vardı.” Nedir o söz? “Logos” nedir? “Kelam-ı ilahi vardı.” Önce Tanrı konuştu. Ne dedi? “Ol!” dedi. Ya Tanrı ağzını açtığında buyuruyor ya, Tanrı… Tanrı’nın konuşması buyruk. Hatta şöyle söyleyelim: Buyruk kipinde olması gerekmez.

O yüzden dikkat edin, kutsal metni yağmalarken oradaki en normal, sıradan cümleleri bile hukuki bir buyruğa dönüştürürler. Ya işte diye bir ayet vardır, Vakıa Suresi 79. Yanlış hatırlamıyorsam… “O vahye temiz olanlardan başkası dokunamaz, buna muktedir olamaz.” Yani ne kastediliyor? Temiz olanlarla burada… Yani cinler, şeytanlar filan falan, Tanrı’yla Muhammed’in arasına girip… Çünkü öyle suçluyorlar Muhammed’e: “Cinler getiriyor bu vahyi.” diyorlar. “Onlar fısıldıyor.”

Kur’an’da bu suçlamayı şöyle reddediyor: “O vahiy sürecine temiz olanlardan başkası…”, meleklerden, Cebrail’den başkası… Yani Tanrı’nın seçtiklerinden başkası o sürece dahil olamaz. O yüzden, “Öyle cinler, şeytanlar değil, Cebrail, Ruh-ül Emin, güvenilir olan ruh, o vahyi peygambere getiriyor.” diyor. Ya siz açın, yani Türkiye’de basılan bütün mushafları, yan kenarına bakın, bu ayetin yazdığını göreceksiniz.

Kutsal Metinlerin Yorumlanması ve Buyruğun Dönüşümü

Bir, orada bahsedilen “vahiy” fakat onlar vahyi, bakın hukukçular ne yapıyor? “Mushaf” anlamına getiriyor. Yani iki kapak arasındaki mushaf… “Neye dokunamazlar?” “Ona dokunamazlar.” O ne işte? Mushaf ya… O dönemde mushaf yok ki! Vakıa Suresi’nin nazil olduğu dönemde ne mushafı var? Bir, iki… Bu kimlere? Yanıt, bu Müslümanlara hitap etmiyor ki bu ayet. Müşriklere hitap ediyor. Çünkü suçlama müşriklerden geliyor.

Peki hukukçular ne yapıyor? İslam fıkhı bunu Müslümanlara hitap haline getiriyor. Üç, kipi bozuyorlar. “Dokunamaz…” Yani, “Bu sürece Tanrı’nın istemediği, öyle cinler, şeytanlar… Bu sürecinin… Sürece dahil olamaz, dokunamaz.” diyor. Fıkıh ne anlıyor? “Dokunmasın!” Bak, buyruğa çevirdi. “Temiz olmayanlar musafa dokunmasın!” Temiz olmak ne demek? He onu da hemen “abdestli olmak” diye yorumluyorlar ve şu anda İslam dünyasının tamamında bu mana üzerinde ittifak edilmiştir. “Kur’an-ı Kerim’e, musafa, abdestsiz dokunamazsınız.” “Dokunulamaz…” Yani bu bir yasaktır! Bak gördün mü?

Kaçınılmaz bir şeydir bu. İlla orada “buyruk” ifadesi, “ol!” dediği gibi, buyruk kipi olması gerekmez ama siyaseti belirleyen, hukuku belirleyen şey tümüyle buyruktur. Buyruk varsa itaat ve isyan vardır.

Şeytanın İsyanı ve Düşünmenin Bireyselliği

Dolayısıyla şeytan isyan etmiştir Adem’e secde etmeyerek ama melekler secde etmiştir. Melekler müminleri, şeytanlar kafirleri simgeler doğal olarak. Yani onun açıklamasını uzun uzun burada yapmayayım. Bunu niye söylüyorum? Düşünme, muhakeme özü gereği bireyseldir. Çocuğunuza öğretemezsiniz düşünmeyi, çaba… Yani siz çabalamanız…

Ben burada istediğim kadar konuşayım, bu benim anlattıklarım üzerinde sizin kendinizin düşünmesi lazım. Benim okuduklarımın… İşte bir kısmını hiç olmazsa okumanız lazım, bana itiraz etmeniz lazım. Sonra da “Ben öyle düşünüyorum.” ya da “Ben böyle düşünmüyorum.” demeniz lazım. Ben duyarım, ne yaparım bunu? “Sen kimsin? Ben ki…” filan diye başlarım söze hemen. Hiyerarşiyi kurarım. “Ben kaç yıldır uğraşıyorum biliyor musun? Sen bu işle daha dün başlamışsın. Siz giderken biz geliyorduk oğlum.” filan. Nedir bunlar?

Düşünme, Felsefe Okulları ve Muhalefetin Hoşgörüsüzlüğü

Düşünme… Felsefe okullarında bile muhalefeti hoş karşılamazlar. Onlar bile cemaate dönüşmüştür. Birçok felsefe okulu… Şuyum, buyum dediğin an bitti. Bağımsız düşünme yeteneklerini peşinle kaybedersin. Şimdi tarikattaki diyorlar, “Mürit, şeyhin, mürşidin karşısında, gassalın önünde, şeye, mermere yatmış mevta gibidir.” Ya ölü ceset gibidir diyor. Sen ceset gibi yatacaksın şeyhin önünde, mürşidin önünde, rehberin önünde.

O, o sana şey yapacak… Şimdi dolayısıyla yani, duyuları bile yasaklıyor. Ya bırakın düşünmeyi, duyumsamayı alıyorlar. Muhayyileyi bile yasaklıyor. Diyorlar ya, “Burada kişilik olabilir mi?” Şimdi diyeceksiniz ki: “Bize ne hocam bunları? Bize niye anlatıyorsun?” İşte bazıları “Biz şu okullarda okuyoruz, bazıları bu okullarda okuyor.” Bu okullarda okuyanlar itiraz edebiliyor filan, daha şey, tartışmalı, daha özgür kafalı oluyor. İşte falan okullarda okuyanlar, medreselerde, bilmem nelerde… Onlar başka tür oluyor. Muhafazakarlık nereden geliyor? Buradan geliyor.

Şehrin Temeli: Buyruk, İtaat ve İsyan

Şimdi dolayısıyla bu şehrin tamamında buyruk, itaat ve isyan… İsyan daima bireysel olandır, itaat daima toplumsal olandır. Şimdi bunları niye anlattım? Bu modern dönemde bunların hepsi çöktü! Tamamı çöktü. Bir kere öyle buyruk, buyruk kalmadı. Hukukun temeli, siyasetin temeli buyruk olmaktan çıktı. Ne geldi onun yerine? Sözleşme!

Sözleşmenin Ortaya Çıkışı ve Buyruğun Sonu

Sözleşmenin olduğu yerde buyruk olmaz. Sözleşmeye aykırı davranabilirsiniz. Bu ayrılık sizi aforoz edilmenizi sağlamaz. Ne? Ne diyorlar? Ne yapıyoruz demokraside? O sandığa gidiyoruz, oy atıyoruz. İşte 100 kişiden 51 alan kazanıyor, 49 alan kaybediyor. 49’a olanları öldürmüyor ki, cezalandırmıyor ki. “Tamam, siz az kaldınız, çoğunluğun iktidarı.” diyor, falan parti geliyor.
Sonra ötekisi… Seçimde ötekisi kazanıyor, o düşüyor. İşte belediye seçimlerinde olduğu gibi. Onlar orayı terk ediyor, yenileri geliyor. Neden? “Ortak irade” var. Buyruk yok! Kralın buyruğu yok artık. Kaç yüzyıldır yok buyruk! Yok! Arslanlık yok!

Kapitalizm, Öngörülebilirlik ve Hukukun Rolü

Niye yok? Çünkü ölçümlenebilir, öngörülebilir bir toplum olması lazım. Bu uzun hikâye… Kapitalizmin de talebi bu. Sermaye öngörülemeyen, ölçümlenmesi… Niye hukuk ona göre örgütleniyor? Suç ve ceza tanımı değişiyor. Buyruğa karşı gelmek suç değil! Buyruğa karşı geldiğinde halifeye, Tanrı’ya, peygambere karşı gelmiyorsun. Siyasi kanaatlerin esas itibariyle seni toplum dışı kılmaz.

Çağın Dönüşümü ve Buyruğun Zayıflaması

İşte bunu da… Yani bu teoride böyle, fiiliyatta insanlık kaplumbağa gibi ilerliyor, orası başka. Yani bazıları diyor ki: “Sanki Batı’da güllük gülistanlıkmış gibi anlatıyorsun.” Ben Batı’yı anlatmıyorum, çağı anlatıyorum. İçinde bulunduğumuz çağda artık anne-babanın buyruğunu bile dinlemiyorsunuz. Karınızı ya da kocanızı size artık babanız mı seçiyor? 50 yıl evvel öyle seçiyordu ya da 70 yıl evvel… Yani benim anne-babam zamanında öyle evleniliyordu. Benim zamanımda bazıları da öyle evlendi ama benimkinde… Benim zamanımda daha azalmıştı. Biz kendi eşlerimizi kendimiz ama daha doğuya gidin. Siirt’te öyle midir mesela? Bitlis’te, Erzurum’da öyle midir? Bilerek söylemiyorum ama neticede daha kapalı bölgelerde insanlar kendi birlikte yaşayacakları eşleri de, “Onlar, anne-babaları seçiyor.” Hatta daha önce dedeler seçiyor. Baba bile seçemez. “Verdim gitti.” diyor, kızı veriyor.

Kız verilen bir şeydir zaten. Kız alınan bir şeydir. “Kız aldık, kız verdik.” diyoruz. Ulan mal mı bu, alıyorsun veriyorsun? Tabii kız kendi gelmiyor ki, kızı biri alıyor, kızı biri veriyor. Kızın dışında, bu kızın iradesi yok burada. Şimdi tabii çağ değişti, buyruk, itaat ve isyan değişti. Artık “bana göre” demekten utanmıyor. İçinde bulunduğumuz bölgelere göre değişiyor olsa bile ama İslam dünyasında hala buyruk hakim. Buyruk hakim olduğu için birey oluşmuyor! İslam dünyasında birey yok! İslamcılar arasında bile birey yok! Bakın var mı? İlahiyatçılar, hocalar, bilmem neler… Yani işte cübbeliler, mübbelliler değil mi? O birey mi o? “Ya ne dedi hatme?” Hatme yok. “Rabıta…” Rabıta. İşte “Mahmut Efendi’ye yapılsın.” dedik, tak! Orada Politbüro… “Hayır, işte falan, bu şeye, yeni şeye yapılacak.” dedi.

Kimse, “İyi mi o? Ne?” Bütün gazetelerde filan nasıl çıktı? Medyada, sosyal medyada şutladılar, şeyden attılar, cemaatten attılar. Çarşamba cemaatinde ağzında kuş tutsan şansın yok ki! Onu atanları da başkaları atacak! Çünkü sadece itaat etmek zorundasın. “Bana göre”, “bize göre”, “bizim gruba göre” filan olmaz.

Bölünmeler, Tarikatlar ve İtaatin Önemi

Bölünsün yeni bir tarikat. Bölünsün! Yeni bir tarikat! Bakın tarikatlar tarihine, cemaatlerde de öyle. Efendi Hazretleri… Efendi Hazretleri’nin temsilcileri de vardır tabii. Efendi Hazretleri orada da altını tutamaz hale gelir onun ama şeyi vardır, vekili vardır, halifesi vardır. O halife bütün şeyi yönetir. Kral bazen öyledir, kral aptalın biridir.

Ya da sultan çocuktur filan, orada vezirler, sadrazamlar… İşi onlar götürür. Dünyanın her tarafında böyledir ya, görmüyor musun? Biden gibi adam altını, altını tutamıyor. Bizim Ecevit gibi. Amerikan devleti… Bütün şey, bürokrasi devleti götürüyor. Orada bir tane kukla tutarak… Bakalım Trump’a karşı ne yapacaklar. Yani devlet demek, esas itibariyle o tepede olan değil artık.

Buyruğun Yerini Alan: Bürokrasinin Yönetimi ve İşbirliği

Buyruk yok! Bürokratların yönetimi var, işbirliği var, çatışmalar ve uyum kaçınılmaz. İşte o “yargısal denetim” açık dediğimiz, iç denetim mekanizmalarının gücüyle alakalı bu.

Örnekler: Suudi Arabistan ve İran

Şimdi Suudi Arabistan’a bakalım. Suudi Arabistan’ın başındaki kişi ne? Melik, prens falan filan… Araplardan nasıl kral yapıyorlarsa… Peki “Suud halkı” diye bir halk var mı? “Suud”, “Suudi Arabistan yurttaşları” mesela… Böyle bir şey olabilir mi? Sivil toplum falan olmaz. Prens diyecek ki: “Tamam, kadınlar ehliyet alsın. Hadi diskotek açtık, alkolsüz bira içebilirsiniz.

Makyajınızı bilmem ne yapabilirsiniz. Saçınızı şöyle yapabilirsiniz.” O da bölgelere göre filan, işte hepsi makyajdır. Hiçbiri gerçek toplumsal hareketler değildir bunlar, daima taktik hareketlerdir. İşte Amerika’yla olan ilişkileri düzeltme, işte İsrail’le, İran’la filan… O problemlerde… Geçici şeylerdir. Adamlar katrilyon, petrol şımarığı. Dolar milyarderleri, ellerini basıp yiyorlar hala yani. Pilavı filan ellerini yiyorlar. Ben gözlerimle gördüm Mekke’de. Ayağına siliyor elinin yağını adam, pilav yağlı olunca tabii. Et mi, kuzu… Neyse, koyun yağı olabilir mi?

Orada buyruğun olduğu yerde birey olabilir mi? Bireyin olmadığı yerde düşünme olabilir mi? Buyruk her şeyi istila eder çünkü sana iki seçenek veriyor: Ya itaat ya isyan! İsyanın ceza… Yani itaat etmemek isyan olarak tanımlanıyor. “Farklı düşünüyor.” denmiyor ki. “İsyan ediyor, otoriteye isyan ediyor, iktidara isyan ediyor, yasaya, buyruğa karşı geliyorsun.” Orada birey de yok, halk da yok. O yüzden oradan, Suudi, Suudi Arabistan’da bildiğimiz anlamda bir toplumdan bile söz edemeyiz. Abarttığımı düşünüyorsunuz ama bakın “toplum” diyorum. Bir topluluktan söz edebilirsiniz ama bir toplumdan söz edemezsiniz.

İran… İran’ı yıllar evvel tanımladım: Yas devletidir. Her yer Kerbela! Her gün aşura! Buyruk! Buyruk! Tanrı! Başka bir şey yok! Rehber var, rehberin altında üzüm salkımları gibi böyle saçaklanan bir şeyh, mollalar, bir ulema hiyerarşisi var. Halk var mı? Birey var mı? Olanları yani… Olmaz olur mu? Her toplumda tabii ki vardır. Çıkarabilir mi? “Ben katılmıyorum.” yani, şey diyebilir mi? “Haman’e… Ben Haman gibi düşünmüyorum.” Diyemez!

Ahlakın Yokluğu ve Yasayla Belirlenen Etik

Şimdi… Bak burada ahlakı sona bırakacağım dedim. Kimse şu anda bu konuları tartışmıyor. Yakın zamana kadar da tartışılmazdı, benden sonra belki birileri hatırlarsa bu söyleşileri, onlar başlatabilir. İslam dünyasında, bildiğimiz anlamda bireysel anlamıyla… İsterseniz siz buna “Kantçı” anlamıyla filan deyin… Ahlaktan söz edilemez.

Tıpkı “Marksist ahlak var mıdır? Marksist etik?”… Marksistlerin, devrimcilerin… A, B, C falan kişinin ahlakı olabilir ama toplumun olduğu yerde, buyruğun olduğu yerde, bireysellik yoksa, düşünce de yoktur. Bu manada ahlak da yoktur! Çünkü yasa ve o yasayı koruyan, kılıç ve asa, ahlakı da belirler!

İslam Dünyasında Ahlak ve Suç Arasındaki İnce Çizgi

O yüzden İslam dünyasında dikkat edin: “Ahlaksızlık”, daima suç olan şeyler de vardır. Zina eden… “Ahlak… Vay ahlaksız!” mı dersiniz zina edene? Bir zaniye? Hayır, “suç” bu! Herifi öldürüyorlar! İçki içene “ahlaksız” der mi bir Müslüman? İçki içen… Müslüman, ahlaksız bir Müslüman mıdır? Hayır, suç işlemiştir. 80 sopa! Hatta iki defa, üç defa içerse öldürülür. Peygamberin uygulamalarını aktarıyorlar. Şimdi akıl alıyor mu bu?

Ahlaki diyebileceğimiz her şey hukuki! Ya “Ayıp ediyorsun.” dediğin şeyler… Sakız çiğniyorsun, “Ayıp ediyorsun, Ramazan’da sakız çiğniyorsun.” Ayıp mıdır bu? “Ramazan’da sigara içmek ayıp mıdır?” “Biz Müslümanlar oruç tutuyoruz siz…” “Tamam, siz de Müslüman olabilirsiniz ya da belki değilsiniz. Yani ayıp oluyor arkadaşlar ya, bizi şey yapmayın.” mı diyorlar? “Vay dinsiz, imansız!” deyip… Ya buyruğa karşı gelmiş oluyorsun!

Buyruk, Tercih Hakkı ve Din

Buyruk varsa… Dikkat edin, bütün şeyi, mantıksal altyapıyı bunun üzerine kuruyorum. Buyrukla… Bu orada buyruk varsa itaat vardır, itaat varsa birey yoktur orada! Çünkü tercih yoktur! Din insana tercih vermez! Yani iyiyi-kötüyü tercih filan… Öyle bir şey yok! Nerede gördünüz siz? Tercih hakkı vermez! “Günahı tercih etmeni isteyebilir mi? O tercih varmış gibi olsa, Allah isteseydi hepinizi Müslüman yapardı.” filan. Bu, şey, ideoloji içi akıl yürütmeler!

Önce Allah’ı kabul ediyor, sonra “her şeye kadir” kabul ediyor. Sonra “İsteseydi herkesi mümin yapardı.” kabul ediyor. Sonra diyor ki: “Ama etmedi. Demek ki özgürlük verdi.” Bakın bu ideolojik bir mantık yürütme! Akıl yürütme!

İman Devleti, Haysiyet ve Bireyin Ezilmesi

“İman devleti” dediğim şeyin arkasında daima buyruk vardır, orada birey yoktur ve düşünce yoktur. Daha da ileri gidelim: Haysiyet yoktur! İran’da bir kadının haysiyeti var mı? Bir erkeğin haysiyeti var mı? Eğer yasaya aykırı, buyruğa aykırı davranmışsın, onun canını okurlar! Niye? Sistemin özü bu! Asırlardır uygulandı bu, Sümerlere kadar gider bu bile bildiğimiz, kaçınılmaz. Mısır’da da böyleydi, tartışma olmaz ki bu. Toplumlar… Buyruğun olduğu yerde tartışma olur mu?

İslami Tartışmalar, Buyruğun Etkisi ve İsyanın Sonuçları

O yüzden ilahiyatçılar arasında yapılan tartışmalar… Bu dikkat edin: “Tarihselci” denilenleri var, işte “reformcu” denilenleri var, modernist İslamcılar var falan filan, değil mi? Mezheplere bakın, bunlara… Buyrukların etkisini azaltmaya çalışma. “Ya benim ömrüm böyle geçti, ben de böyle… Bu olabilir, mümkün olabilir.” diyordum. Yani birinin içinde zaten özgür bir alan var, yorum alanı falan… Öyle bir şey yok! Buyruğa karşı geliyorsun!

Hatta belli bir buyruğun, belli bir yorumuna karşı gelmek de veya aksini önermek de… Genelin şeyi… İhsan Süleyman Ateş, şey dedi: “Gayrimüslimler cennete gidecek.” dedi. Ya ortalık inledi! Doğru değildi söylediği şey. Hiçbir din, başka bir dinin mensubunu cennete filan göndermez! İşte o Süleyman Ateş Hoca’nın şeydi, merhameti, bireysel bir inisiyatif kullandı. Buna izin vermezler! Buyruğu değiştiren… Çünkü buyruk değiştirilemez olandır. “İstediğin kadar yorumlanabilir, filan…” diyorlar. Hiçbiri tutmaz!
Buyruk kategorik olarak reddedilmelidir. Daire yani… Dairenin içerisinde bunu yapamazsınız. Yani iki tane, şey, Ayetullah, öteki Ayetullah’lardan farklı düşünüyor olsun… O baştakiler “cebar” gözükür, o iki tane veya 200 tane, fark etmez. Şey, Ayetullah bu daha böyle hoşgörülü filan gibi görünür. Üç yıl sonra o da onlar gibi canınızı okuyacaktır. Neden? Onların bir günahı yok ki! Sistemin kendisi bu ya!

Sosyalist Hareketler ve Buyruğun Şiddeti

Şeye bakın, sosyalist hareketlere, Sovyet tecrübesine bakın! Hani konuşuyorlar ya… Alternatife izin ver! Şiddet… Buyruğun temelinde vardır! Nerede buyruk varsa orada şiddet vardır! Buyruk şiddettir!

Çağdaş Bilinç, Normlar ve Anormallik

Ve çağdaş bilinç “norma” geçti. Yani önce sözleşmeye, sonra “norma” geçti. En fazla anormal var, anormal ne? Aykırı!

İman Devleti, Birey ve Düşüncenin Yokluğu

“İman devleti”… Bütün, işte İslam dünyasındaki gerçekleşmiş veya gerçekleşmemiş bütün rejimler için söylüyorum. İslam dünyasında gerçekleşmiş olanlar, ne kadar yozlaşmış olursa olsun, hepsi birer “iman devleti”dir! Teokratik, Tanrı’nın buyruğuna dayalıdır! Tanrı’nın buyruğu reddedilemez! Tanrı’yla tartışılamaz!

“Ey Tanrım! Ben sana katılmıyorum bu konuda. Sahip olduğum bilgi, kavrama gücü bunları onaylamamıza değil mi?” Yani aslında daha erken aşamaları var. “Hiç küçümsemiyorum” ama ergenlik aşaması için söylüyorum. Ergenlikten erginliğe geçiş… En çok nelerden… “Bana göre…”, “Ben öyle düşünmüyorum, bence…” filan deriz. İşte “ukala” lafı da oradan gelir. Doğrudur da çoğu da, saçmadır, yanlıştır o yaşlarda yapılan ama yani… Bir “ben” var, bir “ben” oluşuyor.

“Ben”in Oluşumu ve Bağımsızlık İsteği

O “ben”in belirtisi ne? Ben’in oluşmasının belirtisi? “Ya bence…”, “Yani ben böyle düşünmüyorum, yani karşıyım!” Her şeye karşıyım. Bağımsızlaşma, bireyselleşme isteği… İzin vermediler! Boynunuzu böyle bükerler! O yüzden İslam dünyasında iman devletlerinin olması…

Türkiye: Yumuşak Teokrasi ve Gelecek Korkusu

Bizimki de iman devleti ama… Bizimki “yumuşak teokrasi” diyorum. Yani yarı iman devleti, tam iman değil. İleride yeni anayasa çıkarsa filan, zannediyorum tam iman devletine kavuşacağız. Tam böyle gerçek, saf böyle, halis muhlis… “Semi’na ve eta’na.” “İşittik ve itaat ettik, boyun eğdik. Emret ölelim!” İran’da böyle. Dışarıdan bakıyoruz, seslerini çıkaramadıkları için, başka… Çıkaramadık için onları duyamıyoruz. Duysak da “azınlık” diyeceğiz. “Üç-beş kişi, onlar da ya İngilizler ya Amerikalılar kışkırtıyor.” “Üçüncü Dünya Savaşı…” gibi…

Özgürlüğün Bedeli ve Toplumsal Deneyimler

Dünyada büyük şeyler olur, falan filan. Coğrafyaların yönleri değişir, böyle bambaşka bir şey olursa olur. Olmazsa coğrafya… Yani o halkların tarihsel şeyleri, deneyimleri onların özgürleşmesini izin vermezler. O yüzden nasıl yaparlar? Aynı bizde yaptıkları gibi: Gizli! Suç işlerler! Herkes her naneyi yer, gözlerden ırak bir şekilde yerler. Toplumsal olarak ve bunun hiçbir zararı yoktur. Çünkü buyruğun hakim olduğu yerde, suçun işlenmesinin tek başına bir değeri yoktur. Suçun başkalarının gözü önünde işlenmesi suçtur. Yani İslam şeriatına göre yönetiliyor. Hiç kimse sana karışamaz, “Balkonda iç!” Bakayım ne yapıyorlar seni? Buyruğun ihlal edildiğine başkaları tanıklık olmamalı. O yüzden bu çok büyük bir…

20. Yüzyıl Ahlakı ve Şizofrenik Yapı

yüzyıl ahlakı ortaya çıkarıyor. Bir tür… Lügavî anlamıyla söylüyorum, tıbbi anlamıyla değil ama “şizofren”… Hani “şizofreni” deniyor ya… Şizofren, ya benlik çekirdeğinin ikiye bölünmesi demek bu. Buradan ortaya şey… Ne yapıyor? Buyruk, arslanın içerisinden tilkiyi de çıkarıyor! Buyruğun bireyselliği ve düşünmeyi ezmesi, ezip ezmede…

İslam Dünyasını Ölçümlemek ve Özgür Düşüncenin Yokluğu

Nereden anlayabilirsiniz İslam dünyasını ölçümlemek istediğinizde? Nereye bakmalısınız bakın? Özgür düşünceli, buyruğa karşı çıkan hiç kimseyi bulamayacaksınız! “Peki hocam birçok aydın hani böyle…” şey… Ali Şeriati’ler, Seyyid Kutup’lar, işte falan filan, birtakım isimler çıkıyor ya, Fazlur Rahman’lar… Onların hepsi… Buyruğun tonalitesini düşürmeye çalışıyorlar, yoğunluğunu azaltmaya çalışıyorlar. Buyruğa karşı çıkan hiçbiri yok ki! Buyruğa karşı çıktıkları takdirde içeriden konuşma haklarını kaybederler! Buyruğa karşı konuşmaktan söz etmiyorum, buyruğun dışında kalmaktan söz ediyorum!

Türkiye’de Aydın Din Adamları ve Buyruğun Etkisi

Yani şu denebilir: İşte Türkiye’de mesela yaptılar. Bakın bu çamurun, şu anda siyasal bir şey var. Balçığın içinde yaşıyormuşum gibi hissediyorum, bunun sebebi ne? Özellikle 28 Şubat’ta filan ortaya çıktı bunlar: “Aydın din adamları.” Yani “aydın din adamı” dediğiniz adamları bir hayal edin.

Yani kim var, aydın din adamı? İşte ne bileyim yani, “Pirazı şarapta pişirirseniz o şarabı içmek” anlamına gelmez. “Başörtüsü zaten masa örtüsü…” “Başörtüsü…” Bir sürü örtü var, o “şal” demektir filan… Bunları diyen adamlara şey diyorsun: “Ya adama, adam kendisi gibi düşünmeyenlere…”

Böylelerini… Şimdi isim vermeyeyim, hayatta olanlar var, olmayanlar var. Ya o “banaz” dediği adamlardan daha şiddetli hakaretler ediyorlardı! “Haklı olduğumda” eder! Buyruğu arkasına alan, “Kur’an’a dayanıyorum.” deyince… “Allah ile aldatmayın.” diyor, diyenlere bakın! Kendilerini neyle aldatıyorlar? Ne kıstasları, ölçütleri ne?

Toplumsal Gelişim, Eğitim ve Tartışma Eksikliği

O yüzden biraz ser… Biraz hafif ipleri gevşetti. O adamlar size sevimli geliyor. Sorun nerede? İçinde yaşadığımız dünyada, insan bilincinin geldiği yeri kavrayamıyor olmamız! Bunu hiç tanımıyoruz yani. O yüzden bizde demokratik tartışma, bilmem ne filan olmaz. Herkes herkese tebliğ eder. Kemalistleri de tebliğ ediyor, sosyalistleri de tebliğ ediyor, İslamcıları da tebliğ ediyor.

Zaten tarikatçılar, cemaatçiler, onlar saf tebliğciler. Neyi tebliğ ediyorlar? Bu… Hepsinin buyruk var arkasında! Hepsinin arkasında yaslanmaya, o buyrukların yazılı olduğu kitaplar var!

Marksistler ve Dini Grupların Benzerliği: Buyruğa Bağlılık

Bizde sosyalist, Marksist olan arkadaşlara bakın. Herifler konuşurken… Şimdi okuyorum bir tanesini, bir Nurcu’yla tartışsam… Hiç Nurcularla tartıştınız mı? Bilmiyorum. Yani aranızda İslamcılar, yani Nurcu olmayıp İslamcı olanlar varsa ya da dindar olup… Yani Nurcularla…

Yani Nurcular deyince bu, Gülen cemaatini kastetmiyorum. Gülen cemaati de dahil, normal daha şey Nurcu cemaatleri vardır. Bir Nurcu’yu asla yenemezsiniz! Çünkü Nurcular, Nurcu olanların hepsini “geri zekalı” kabul ediyorlar daha tartışmanın başında. Ya “Said Nursi ile ilgili bir kelime mi ettin?” “10 Söz’ün 4. satırında şöyle yazıyor. İşte bilmem nelerin Muhakemat’ı, bilmem nesinde şöyle yazıyor. İşaretü’l-İ’caz’ın 6 babının 8. cümlesinin 7. kelimesi böyle…” Abi, bunlarla baş edemezsin!

Muhakeme yok! O, o çapraz atıflarla her şeyi sıvayabilir, her şeyi değiştirebilirler! Şimdi şeye bakıyorsun, adam Marksist. Şimdi Marx’ın gençlik yazılarına baktığında, 1944 el yazmalarına baktın da “Burada bu kelimeyi böyle kullanıyor, işte ama Grüne baktığınızda orada şöyle söylüyor ama işte Kutsal Aile’de böyle diyor. Alman İdeolojisi’nin sonunda böyle diyor ama Das Kapital geldiğinde böyle diyor. Fakat onun 3. cildi Engels tarafından yayınlandı. 1. cildinin 2. baskısındaki önsözde şöyle ama oradaki kelimeye bakma, onu silmiş, oraya dipnot şöyle yazmış…”
Arkadaş, baş edemezsiniz ki bu adamlarla! Muhakeme yok bunlarda! Ayet gibi! “Kur’an’dan Nisa Suresi’nde şöyle söylüyor, orada öyle diyor. Buhari’de geçen bir hadis var ama dört tane hadiste şurada geçer. Müslim’deki hadiste, bilmem nenin hakkında İbn Asakir böyle dedi ve onun ravilerine bak, bilmem ne…” Abi, bunlarla baş edemezsiniz ya! Burada düşünmeye… Buyruk var! Yani buyruk varsa “sıvama” kaçınılmazdır! O yüzden sıvamacı dindarlar olduğu gibi, sıvamacı Marksistler, sosyalistler de vardır.

Buyruğun Ötesine Geçememek: Sıvamacılık ve Dogmatizm

Bunlar sıvama… Bunların işi sıvamadır. Neden? Buyruğa bağlıdırlar! Bazı “ciddi dindarlar” ve “ciddi Marksistler”, bu söz, bu genellemeleri kendilerini dışarıda kabul etsinler. Yani “Bu hepsi böyledir.” demiyorum ama şunu biliyorum: Bir buyruğun, itaat ve isyanın dışına çıkamadığın, dogmatik bir yapı karşısında özgürlüğü tadamazsın!

Eğitim, Medya, Hukuk ve Toplumsal Çıkmaz

Şimdi bu siyasal yapılar içerisinde nasıl… Çocuklarımız, eğitim nasıl olacak? Eğitim üzerine konuşabiliyor muyuz? Bakın, cumhuriyetin halledemediği en büyük sorun, en başından beri… Neden? En başından beri buyruk var ya!

Dogma var ya! Hiçbir şeye hiç kimse itiraz edemez ya! “Ya bendensin ya düşman!” diyor adam. “Ya arkadaş, ben senden değilim ama onlardan da değilim. Bu mahalleden gittin, öteki mahalleye gittin.” “Nereye gittin?” diyor adam. “Ya ben hiçbir mahalleye falan gitmedim, ulan 40 yıldır ben bu evde oturuyorum! İşte kitapların arasında düşünüyorum, niye bir başka mahalleye gitmiş olayım? Yok ki!” “Benden değilsen düşmansın.” diyor! Algılayamıyor!

Ya itaat ya isyan! İtaat ve isyan, söyledim, buyrukla alakalıdır. Buyruğun olmadığı yer neresidir? Muhayyile de!

Sanat ve Muhayyilede Buyruğun Çalışmaması

İşte sanatta buyruk çalışmaz! Sanatçılar için buyruğun canı cehenneme! Bakın Rönesans’a bakın! Şeylere bile bakın ya, mağara resimlerine! Orada bile bireysel şeyler, özgürlük hareket etmiştir. Düşüncede olmaz, olamaz! Yani hayatınızda gerçek bir konuyu şöyle enine boyuna hiç düşündünüz mü? Bilemiyorum. Düşünme, böyle şey gibi… “Mehtaba bakıp düşünmeyi” kastetmiyorum. Sistematik düşünmeden söz ediyorum. Kendi terimlerinizle, kendi kavramlarınızla, başıyla-sonuyla, kendi adınıza düşünmekten söz ediyorum!

Özgürlük, Uyum ve Sınırlar

Özgürlük dışında düşünemezsiniz! Olmaz! Bakın yani şu odanın dışına çıktığınızda, kapıya çıktığınızda, insanlarla… İşte kapıcıyla mı konuşuyorsun, pastaneci mi… Ne bileyim, berberle mi konuşuyorsun? Dışarıda taksiciyle mi konuşuyorsun? Özgürlük biter! Sınırlandırılmasa… Uyum sağladığını göstermek zorundasın! Genel kanılara uyum göstermediği aşırı bir şekilde belli edersen, yani sokağa donla çıkarsan, saçları maviye boyarsan… Bu da başka bir soruna yol açar: Özgürlük hasreti demektir bu!

Özgürlük Hasreti ve Yeni Kölelik Biçimleri

O yüzden ben bit… Kuşağını, hippileri filan genelde böyle algılıyorum. Özgür olduklarını düşünmüyorum onların. O da başka bir kölelik biçimi. Çünkü onlar başına buyruk, özgür değil! Özgürlük yine yasayla mümkün olur ama buyruk değeri taşımayan yasayla! Yapma, “Yoksa canını okurum.” diyenle değil, sınırlarla! Ussal sınırlarla!

Yasaya Uymak ve Özgürlüğü Hissetmek

Benden daha büyük bir gücün… Bu işte Manitou olur, Yehova olur, ne olursa olsun… Onun, aklıma yatmayan yasalarından, sınırlandırmalardan söz etmiyorum. Benim gibi, kıyasıya kapışabileceği bir insan ya da insanlar topluluğunun bilincinden çıkan yasalardan söz ediyorum!

Hegel çok güzel söyler: “Yasaya uyduğumuzda” -bu da vardır biraz- “kendimizi özgür hissederiz çünkü o yasayı koyan usta kendimizi tanırız, kendi usumuzu tanırız.” Yani ben, “Hep şey kolay olsun.” diye örneği veriyorum: “Kırmızı ışıkla dur, yeşil ışıkta geç.” Yeşil ışıkta geçerken, kırmızı ışıkta dururken o sınırı koyan usta, “Kendi usumu tanırım, kendi evimdeyim.” derim. “Benim gibi, aynı türden, aynı yeteneklere sahip insan veya insanlar grubu koyuyor, oyluyor, ediyor, uyguluyor ve ben de o sınırlar içerisinde hareket ediyorum.” Herkes bir şekilde o sınırlar içerisinde hareket ediyor! O zaman kendimi kendi evimde hissederim, özgür hissederim yani.

Akıl Devleti: Bir Ütopya mı?

Peki “akıl devleti” dedim, “iman devleti” yerine… Mümkün mü? Mümkün! Çünkü 3000 yıl evvelini iyi biliyorum. 3-4000, 5000 yılı iyi kötü, devlet, uygarlığın, kültürlerin ortaya çıktığı dönemi iyi-kötü insanlık bilinci aydınlattı ya! 19. yüzyılda yazılan antropoloji kitaplarına bakın, etnoloji kitaplarına… Bir de şimdidekilere bakın!

Gelişim, Eşitsizlik ve Köleliğin Sürekliliği

Nereden nereye! Çok şey değişti! Bilgimiz arttı, daha da artacak. Yaşamımızda bunun karşılıklarının bir kısmını görüyoruz ama tüm yeryüzünde eş zamanlı olarak bu ussallığı yayıyoruz, bu gelişmeyi eşit olarak sağlayamıyoruz! Çünkü gelir eşitliği yok!

Her şeyden önce köleler de zincirlerini bırakmak istemiyorlar! O yüzden Ortadoğu’da bir akıl devletinin toplumsal zemini hazır mıdır deseniz? Hiç öyle düşünmüyorum! Yani Suudi Arabistan’da hiçbir zaman özgür bir toplum hayal edemezsiniz. Çok karamsar konuştuğumu düşünmeyin, yani yerçekiminden bahseder gibi bahsediyorum.

İran’da özgür bir rejim mümkün olur mu? Mollalar yıkılsa, gitse… O mollaların kalıntıları bile yedi sülalesine yeter! Hani öyle bir laf vardır. Yapamazsınız ki! İran halkı soylu bir halktır yani. Kültür, sanat, düşünce dendiğinde ortalığı inlettiler, özgür kalsa! Ama onları özgür bırakmazlar veya Ortadoğu’da özgürlük, yıkılmakla eştir!

Özgürleşme Umudu ve Gelecek Nesiller

Üzerimizden geçtiğinde biz özgürleşiriz ancak onun da bir bedeli var. Bunu bizim kazanmamız lazım ama asla izin vermiyorlar! Ya eğitime bir bakın! Medyaya bir bakın! Hukuka bir bakın! Ekranlardaki eşe, annelere, babaların, hukuk karşısındaki acizliğe, şikayetlerine bir bakın!

Ama… “Homo” Latince, öyle denir: Ben insanım, biz insanız! Umut etmekten vazgeçemeyiz! Bir akıl devletini düşlemeyi devam edeceğiz. Akıl devleti deyince, böyle iğdiş ettiğim bir yapay zekâ devletinden söz etmiyorum. Onun nasıl bir şey olduğunu da kimse söyleyemez ama bireyin, düşünmenin, itirazın, tartışmanın, özgürlüğün, eşitliğin olduğu bir siyasal yapı… Bir ütopya! Bunu hayal etmek zorundayız! Niye? Bu kahrolası yaşama bir anlam verebilmek için, bir erek, bir amaç koymamız gerekiyor! Daha güzel günleri hayal etmek için uğraşmalıyız!

Umut, Emek ve Geleceğe Mesaj

Kısacası kendi yaşamımız içerisinde bu düşü gerçekleştirmeyi olanaklı kılmıyor. Yani benim yaşıma gelenler için bir 50 yıl sonrası yok yani. İşte 10 yıl sonrası, 20 yıl sonrası, ne kadarsa… O da adamına göre değişir çünkü yaşamın büyük bölümünü bitirdik, deneyimlerimiz var ve öngörülerimiz var.
Benim bu dersleri ısrarla yapmamın… Bir işe yarıyor mu? Emin değilim ama ısrarla yapmaya çalışmamın en temel nedeni, eğer benim gibi birileri varsa bir yerlerde, kendisine emek vermeye devam etsin. Biraz bağımsızlaşma kokusunu belki alırız. Buna ne diyoruz? Umut diyoruz. O yüzden umudu karartmamak için bu konuları tekrar tekrar konuşuyorum.

  • X Loji AI Chatbot